logo

reklam

Sevim GÜNGÖR yazdı… “GÖLDE KÖYÜ”


admin
bilgi@manisahabergazetesi.com.tr

 

 

 

 

Bugün sizlere Manisa’nın tarihi bir köyü olan Gölde Köyü’nü anlatacağım. Ama öncelikle -gelen mailler ve yoğun ilginiz nedeniyle- kim olduğum hakkında kısa bir bilgi vermeliyim. 1981 yılı Manisa doğumlu, bir kız çocuğu annesiyim. 15 yıllık mesleki hayatıma ilk adımımı bir köy ilkokulunda -iki yıl süreyle- öğretmenlik yaparak attım. Sonrasında Müzecilik yıllarım başladı ve fakültede edindiğim teorik bilgileri, Manisa Müzesi’nde eserlere dokunarak pratik bilgiler haline dönüştürdüm. Taşınır eserleri tanımanın ardından Manisa İl Özel İdaresi’nde taşınmaz kültür varlıklarıyla tanıştım ve restorasyon uygulamalarında kontrollük görevlerinde yer aldım. Manisa Büyükşehir Belediyesi’nin kuruluşundan itibaren ise İmar ve Şehircilik Dairesi Başkanlığı, Koruma Uygulama ve Denetim Şube Müdürlüğünde (KUDEB) Sanat Tarihçi olarak görevime devam ediyorum.

Yazımın konusu olan “Gölde Köyü”, kendi disiplini içerisinde farklı kültürlerin sentezini bünyesinde barındırarak günümüze kadar ulaşmış bir Rum köyüdür. Rum ve Türk sivil mimarlık örnekleri, antik döneme ait mimari parçaları ve özellikle mermer döşeli köy yolları, Gölde’nin çeşitli dönemlere ve kültürlere ait zenginliğini göstermektedir. Gölde Köyü’nün en karakteristik özelliği 150 yıl öncesine kadar uzanan mermer döşeli yollarıdır. Gölde, Kula’nın mermer döşeli yollara sahip köyü olmasıyla diğer kum ve toprak yollu köylerinden bu yönüyle ayrılır.  Mermer malzeme yolların dışında köyün yerel yapı malzemesi olarak mimari yapılarda da karşımıza çıkmaktadır. Mermerin bu denli kullanılmasının nedeni köyün yakınlarında bulunan antik mermer ocağıdır.

İlimize 126 km, Kula İlçesi’ne 7 km uzaklıkta bulanan Gölde Köyü’nün günümüzdeki adı İncesu’dur. Köy Gölde ismini, Lidya Uygarlığının Collyda Antik Kenti’nden almıştır. Köyün bugünkü nüfusu 190 civarında olup nüfusun çoğunluğunu orta yaş ve üzeri oluşturur. Köydeki 200 civarı konuttan yaklaşık 100’ünde yaşam devam etmektedir. Ekonomik şartlar, eğitim vb. sebeplerle kentlere göçten nasibini alan Gölde, büyük oranda terk edilmiştir.

Yaşadığımız coğrafya yakın tarihimize ait mimari mirasımızı oluşturan örnekleriyle, o dönemlere ait yaşam kültürünü, sosyal hayatı ve yapı sanatını anlatması açısından çok önemlidir. Bu değerleri gelecek nesillere aktarabilmemiz için öncelikle mimari eserlerin tek yapı ölçeğinde belgelenmesi (tescil edilmesi) ve yerleşim alanına ait koruma sınırlarının belirlenmesi gerekmektedir. Bu bilinçle KUDEB ekibi olarak Gölde Köyünde temmuz ayından itibaren tescil ve koruma alanı belirleme çalışmalarımız devam etmektedir. Yine bu çalışmalarımızdan bir gün;

“İlk kez Gölde’deyim. Mevsim yaz, hava çok sıcak… Başımızda şapkalarımız, elimizde fotoğraf makinesi… Gölde, omuzlarında yılların yorgunluğuyla terk edilmişliğe meydan okuyarak ve hala ayakta kalmışlığının haklı gururuyla “hoş geldin” diyor bize.

Köy meydanındayız. Meydanda su kuyusu… Tam karşımda iki katlı bir ev… Köy meydanına bakıyor. Basamaklı ve basık kemerli girişi ile girişi üzerindeki rengarenk bitkisel bezemesiyle bir Rum evi olduğu nasıl da belli. Düşünüyorum da bu ev kim bilir nelere şahit oldu. Kim bilir penceresinden nice sevinçleri, düğünleri, hüzünleri izledi. Ve yıl 1923, gözlerimin önünde nüfus mübadelesi… Ev halkı toplanmış, köy meydanında, tam bulunduğum yerden son kez evine bakıyor. Vedalaşıyor eviyle, vedalaşıyor köyüyle. Tıpkı Türklerin Selanik, Girit, Drama ve Yanya’ya vedası gibi acı.

Bu ihtişamlı, kırgın ve yıkık evin önünden yolumuza devam ediyoruz. Değişik büyüklükte ve şekillerdeki parça mermer ile zarafet kazanmış organik dar sokaklar arasındayız. Ve yine bir su kuyusu… Sağımızda, solumuzda bitişik ya da ayrık nizamlı, karşılıklı sıralanan evler sanki birbirlerine yaslanarak ayakta kalmaya çalışıyorlar gibi. Evlerin saçakları birbirine içtenlikle değiyor. Kimi ev biraz sağlam kimi yıkılmaya yüz tutmuş ya da yıkılmış olsa da taş işçiliğin ve Türk dönemi ile yöreye gelen ahşap işçiliğin o muazzam örnekleri özgün halleriyle ustalarını mahcup etmiyor… Ahşap kapılar, pencereler, pencere kepenkleri, merdiven korkulukları… Gözlerim ve ellerim her bir detaya dokunuyor. Açılmayan kapılar, ocağı sönmüş avlular… Nasıl da dolu dolu yaşanmışlığın izlerini eşiklerin çöküşünde, ocak islerinde taşıyor.

Öğle saatleri oldu, derken mis gibi bir koku, ahşap iki kanatlı -bir at arabasının geçebileceği büyüklükte-  bir avlu kapısından her yere yayılıyor. Kapının genişliği “Türk eviyim” diyor. Kapı ardına kadar açık… Avludan kokuyla birlikte anlam veremediğimiz bir şeyleri dövme, ezme sesi geliyor. Bu boğuk ses aniden kesiliyor ve yanımıza bir çırpıda -biri genç diğeri daha yaşlı- iki kadın beliriyor. Bizi avluya buyur ediyorlar. Ocak ateşinde nohut yemeği pişerken, bir yandan da “keşkek” genç kadın tarafından düzenli vuruşlarla dövülmeye devam ediyor. Avlu kapısının tam karşısında kiler, kilerin sağ tarafında –geçim kaynakları- sevimli kuzular için ayrılmış bir ağıl… Evin alt katında sol tarafta; dolapları ve raflarındaki tabak ve çanak-çömleğin dizilişiyle sanki özellikle dekoratif özellik kazandırılmış bir mutfak… Mutfağın ve evin girişinin önünde renkleri solmuş kilim ve minderler… Kilimin bitim yerlerinde ahşap direkler… Direklerin ayak kısmında ise antik döneme ait mimari parçalar… Ahşap direkler üst kattaki -avluya penceresi açılan- sofayı taşıyor. Kilimi geçip içeri giriyoruz. İç mekanın hem zemin katı hem de ikinci katı Kula evlerinde olduğu gibi gerek sofalı plan tipi, gerek oda içi yüklükleri ve ocak nişleri ile Geleneksel Türk Evlerinin mekansal sürekliliğine ve dönemsel tutarlılığına örnek teşkil ediyor. Fotoğraflama bitince tekrar avluya iniyoruz. Minderler tahta sofralığın etrafına tüm konuk severliği yerleştirilmiş. Özenle ve zahmetle hazırlanmış enfes yöresel yemekler açlığımızın imdadına yetişiyor. Gelin ve kayınvalide ile birlikte çaylarımızı da içtikten sonra yola koyuluyoruz.

Çalışmalarımız belirli zaman aralıklarıyla devam ediyor. Geçtiğimiz Cuma… Bu kez yün şalım boynumda, hava buz… Köyün koruyucuları bir iki havlamadan sonra bizi tanıyor ve takibi bırakıyorlar. Yokuş yukarı doğru o sıcak evin önünden geçiyoruz ve genç gelin sokağını süpürüyor. Köy halkı elinden geldiğince evi gibi, avlusu gibi köyüne ve yollarına bakıyor. Az ilerde sağ tarafta taş malzeme ile inşa edilmiş, beyaz lentolu, basık kemerli açıklıkları bulunan bir Rum okulu… Bir zamanlar bahçesindeki cıvıl cıvıl çocuk seslerini duyar gibiyim… Okul yalın mimarisiyle göz dolduruyor.

Gölde ile ilgili hangi bir anımı yazsam diğerine haksızlık yaptığımı hissettirdiği için “en iyisi mi siz de gezip görün” diyeceğim ama yolunuz Gölde’ye düşer mi bilmem? Düşünüyorum da Ege’nin bu güzel köyü, tarihi değerleri, yöresel yemekleri ve samimi insanlarıyla, en azından Kula gezilerinin uğrak yeri olmayı, hatta kırsal turizm ile canlanmayı hak ediyor. Ve Gölde ilginizi ve unutulmamayı diliyor.

Share
1209 Kez Görüntülendi.
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • Şükran FARIMAZ yazdı… “MERHABA  BEDRİYE”

    18 Aralık 2018 Genel, Güncel, Köşe Yazıları

                Daha ilk yağmurla bahçedeki  İstanbul  gülleri  solmuş, herkes erkenden evine çekilmişti.  Issız  duvar diplerinde, pencere kenarlarında tek tük de olsa ölü kuşlarla kelebekler görülüyor, yol boyu uzayıp giden  yapraklarla bir kırgınlık gibi uzuyordu güz: Bir mektup, son bir mektup olsun gelmeyecek miydi ondan? Merhaba Bedriye, Bir Ağaç Bir Kadın’dan alıntıladığım bu sözcüklerle yine ve yeniden merhaba! Biliyorsun  yayımlatmakla yetinmeyip  kendi aramızda  ayrıca konu edindiğimiz mektup...
  • Ali Haydar Aksakal yazdı.. “SPİL MİLLİ PARKI”

    18 Aralık 2018 Genel, Güncel, Köşe Yazıları

                Muhteşem Sipylos Dağı… Hititlerin Zippasla Ülkesi dedikleri, gizemli bir tarihi içeren ve unutulmuş kahramanların yaşadığı topraklardır… 3. jeolojik devirde deniz dibinde biriken tortuların yükselmesiyle Manisa Dağı oluşmuştur. İçinde mağaralar, nehirler, göller ve su kaynakları olabilir. Tortuları, Sülüklü Göl civarında ve Çeşme Başı Mahallesinin üst sırtlarında görmek mümkündür. Sülüklü Göl, kalker arazide, Spil Dağı Milli Parkı’nın 600 metre yüksekliğinde oluşmuş bir dolin gölüdür. ...
  • Sevim GÜNGÖR yazdı… “ÇIĞLIK”

    17 Aralık 2018 Genel, Güncel, Köşe Yazıları

          Kasvetli bir pazar günü… Henüz akşam bile değil ama gün karanlık. Siyaha yakın bulutlar büyük kümeler halinde güneşi engelliyor. Güneş bir çıkıp bir kayboluyor,  “umudun bir var, bir yok oluşu” gibi… Balkonumdan bahçeme doğru oturmuş kahvemi içiyorum. Bir yandan yağmur yağsa da karanlık bulutlar aydınlansa diyorum, bir yandan bu karanlığı yaşamak istiyorum. Derken içimden bir ses -yok hayır binlerce ses- çığlığa dönüşüyor ve “bu karanlıklar aydınlıklara ne zamana kadar direnebilir” diye feryat ediyor. Karşımdan yüz...
  • Gülçin HAZIR yazdı… “İNSAN OLMAK”

    16 Aralık 2018 Genel, Güncel, Köşe Yazıları

                Dünya  üzerinde insanların özgürce ve eşit yaşadığı sürece, yaşanılan hayatın anlam ve öneminin var olma ilkesinden yola çıkarsak, düşünmemiz gereken üzerinde insan yaşamayan bir dünyanın ne kadar boş ve bir o kadar da anlamsız olduğu olgusuna varırız. Dünya üzerinde yaşayan bütün insanların özgür ve eşit olduğu düşüncesi ve bunu takip eden çalışmalar ilk olarak 1776 yılında Amerika ve Avrupa’da başlamış, daha sonraki süreçte de Fransız halkı ülkelerindeki kötü yöneticileri ile yönetime ...