Telif Hakkı © 2010 Manisa Haber Gazetesi. Tüm Hakları Saklıdır.
| SEVAL ÖZBALCI |
| KOSE - KOSE | |||
SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
KENT VE YAŞAM (22)- Mutfak, Genetik ve Ekrandakiler Yemek programlarını izlemeye bayılırım. Televizyon başında geçirdiğim kısıtlı zamanda en sevdiğim şey ev dekorasyonu, bahçe ve yemek yapımı ile ilgili programları izlemektir. Tabii ki belgeseller de cabası, hele ki Da Vinci Learning ise söz konusu kanal, başından ayrılmak mümkün değil. Komedi dizilerini izleyerek ömrümün en keyifli ekran başı zamanlarını geçirdiğim nadir dakikalar dışında, iyi bir öğreticidir benim için televizyon. Ekranda görülmemesi gereken, "normalleştirilerek" gözümüze aşina hale getirilen o kadar çok şeyin arasından izleyecek bir şey bulmak gerçek bir marifet. Yemekteyiz de izleyebilirsiniz, dünya mutfaklarının anlatıldığı programları da. Misafirperveliğin unutturulmadığı, zahmet ettirilmeden "ziyade olsun" ikramlarının da kıymeti olduğu sofralar kurmak için her zaman güzel damak tatları bulabilirsiniz. İtalyan mutfağı mı istersiniz, Fransız mı, Saray mutfağı mı? Çok güzel lezzetler var ekranlarda, bizim mutfak adabımız ile bir arada, neden olmasın? Mutfakların böyle farklı milliyet ve memleket isimleri ile anılması hiç tesadüf değil. Beslenme, genetiğin de çok önemli bir unsuru aynı zamanda. Son yılların araştırmalarının da ortaya koyduğu gibi ne yediğimiz, ne olduğumuzu belirliyor. Hastalıklarımız, sağlıklı beslenme ile kontrol altına alınabiliyor. Doğal besinler ile beslendiğimizde, hücrelerimizin yapı taşları da daha sağlam oluyor. O nedenle, GDO dendiğinde, organik ürün dendiğinde dikkat etmek gerekiyor; Perşembe pazarından mutfağımıza, oradan da doğrudan hücrelerimize ve genetiğimize "yeniden düzenlenmiş" kodlar taşıyor mutfaktaki evladiyelik patates. Çok ciddi bir konu bu. Tarım gözden uzak olduğu kadar kent yaşamından da uzak mı, soframız kadar bize yakın mı, ne dersiniz? Sofralarımızı ekranımızın karşısına taşıdığımızdan beridir işler çok değişti. Kent insanının tarlalardan uzak kaldığı zaman içinde en iyi dostu, komşusu, dert ortağı artık ekranlar. Kimi zaman aklımızın almakta zorlandığı sahneleri ile evimize, hatta soframıza gelen yabancı. Yabancı iken bile tüm dünyalıların ortak ev arkadaşı, en sevdiği aile ferdi o aynı zamanda öyle çok rol alıyor ki hayatımızda. Örneğin, sadece mutfakta bile: çocukların dertsiz bakıcısı, ev hanımlarının sesli-animasyonlu arka plan deseni, mutfak yoldaşı olabiliyor aynı anda. Ekrandakiler bir yandan kontrolsüz duyarsızlığın maşası, diğer yandan da evin mürebbiyesi olarak baş koltukta oturuyor. Sağlıklı yaşamın yeni sloganı şu olmalı belki de; dengeli beslen, dengeli izle, sağlıklı yaşa. Arka bahçemizde yetiştirdiğimiz bir demet nane ve tazecik bir dilim limon ile tatlandırılmış su gibi damarlarımızdan akıp gidecek sağlıklı bir ömür için çok önemli bu üçleme: Mutfak, genetik ve ekrandakiler. Sağlıcakla kalınız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ******* ******* ****** SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
İzmir Fuarı, Sinema ve Çevre Kirliliği Bir misafiriniz olsa, çok kıymetlisinden ve ona İzmir'i gezdirecek olsanız, ilk neresinden başlardınız? Kordon geliyor ilk aklıma, Karşıyaka, Kemeraltı, Teleferik, Asansör... hepsi de vazgeçilmezlerden ve hepsi de çevre kirliliğinden muzdarip. Bir günü planlayalım, hazır mısınız? Kemeraltı'nda bir su böreği yanında sıcak süt ile mi kahvaltı yapmalı, yoksa Boyozcu Avram'ın İzmir'de pek bir meşhur ettiği, kökleri 1492'lere İspanya'ya uzanan "Yahudi Böreği" ile mi güne başlamalı ne dersiniz? Bir ramazan gününde belki de sorulması gereken en son soruyu sordum, öyle değil mi? Hayır, İzmir'de değil. En başta Cumhurbaşkanımızın ifade ettiği ve pek çoklarının son dönemde sıklıkla dile getirdiği üzere, mazereti olmayan bir kent İzmir. Sanayisi ile, turizmi ile, deniz, hava, kara ulaşımı ile, sahilleri ile, insanının engin hoş ve uz görüsü ile, gerçekten çok şeyi hak ediyor. Nereye giderseniz gidin İzmir'de, ne kadar göç almış olursa olsun bu kent, bir köşede sanki ulvi bir tatildeymişçesine dinlenirken tasasız, birden bire başka bir köşeye geçip bambaşka bir keyif içerisinde bulabilirsiniz kendinizi, zahmetsizce. Geziye devam ederseniz kahvaltının ardından, Kızlar Ağası'nda bir kahve içip, soluğu serin sularda alabilirsiniz, işte Foça'dasınız. Ege'nin ılık meltemi olmadan olmaz, "hoş bir esinti gibi geldiniz" dercesine karşılar sizi... Yazın bu en güzel demlerinde, gün inerken ufuktan usulca, balıkçılar ağlarını temizlerken teknelerde, yanlarından sessizce geçip, bir masaya kıvrılmak vardı şimdi dersiniz bir anda denizden çıkınca... mütevazi bir tavırla gelen garsonun sormasına fırsat bile vermeden, evet işte tam istediğim gibi dedirtecek bir masada buluverirsiniz kendinizi. Ah, O Ege'nin bitmeyen güzel akşamlarına ne demeli? Yemek sonrası balkon sefasında iken Alsancak'lı güzeller, Karşıyaka'da alışverişin hayalini kurarlar inceden inceden. Kimileri de, Kemeraltı'nın ticaretin kalbinde olduğu zamanların, eski nadide parçaların özlemini çeker, fuar günlerinin yaklaşan tatlı telaşını yaşar eski bir alışkanlıkla. Genci, yaşlısı, İzmir'i sevmesin de ne yapsın... Fuar demişken, bizler halen çocukluğumuzun İzmir Fuarı'nın anıları ile beslenirken, çocuklarımıza da o günleri bir nebze yaşatabilmek ne hoş olurdu. Duyduğumda çok sevindim ki bu yıl da tekrarlanacak olan bir etkinlik ile bu dileğim bir nebze de olsa gerçekleşiyor. "Gençler İçin Film Atölyesi" 79. İzmir Enternasyonal Fuarı (İEF) kapsamında, İZFAŞ ve 9 Eylül Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü'nün işbirliğiyle gerçekleştirilecek 10. Sinema Burada Festivalifestivali'nin en ilgi çekici etkinliklerinden biri ve bu yıl 6. kez gerçekleştiriliyor. İEF kapsamında kurulacak film atölyesinde, konunun uzmanı isimler tarafından sinema tutkunu gençlere senaryo, kamera kullanımı, çekim teknikleri, kurgu, ses ve müzik bilgisine ilişkin eğitim verilerek, kendilerine tahsis edilen teçhizatlarla ilk filmlerini çekme olanağı sağlanacak. Bence bu bir genç için efsanevi bir deneyimi çağrıştırıyor. Bu yıl bu festivale katılacak gençleri kıskanmamak elde değil, gerçekten de çok şanslılar. Dünya'da eşi benzeri olmayan bu nadide kentin nostaljik, aynı zamanda da keyifli sanal gezisinde neyse ki sokaklarındaki çöpleri, nahoş manzaraları görmedik. Onun yerine, belki de ülkemizde çok ulusluluğun ilk sembollerinden olan bu fuarın, bugünün pek çok sosyo kültürel unsuruna ve hatta belki de geleceğin Uluslararası Genç Yetenekler Film Festivalleri'nden birine hazırlandığına şahit olduk. Pek yakında gençlerimiz, bu deneyimleri bir film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçirmekle kalmaz, ekrana da taşırlar. Belki de bu kenti ekrandan görünce, nasıl daha çekici bir görünüme kavuştururuz diye düşünenler artar da, bu güzelliklerin tadını tam olarak çıkarırız bir gün.Esen kalınız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ******* ******* ***** SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
-KENT VE YAŞAM (20)- Şüpheli Akıl, Kısayollar ve Eşeklik "Dünyanın sorunu, akıllılar hep kuşku içindeyken aptalların küstahça kendilerinden emin olmalarıdır." Bu kısacık ifadeyi okuduğunuzda zihninizde neler canlandı? Benim zihnimde, bilemiyorum sizinkiyle ne kadar örtüşüyor ama, bir sınıf canlandı. Sınıfta öğrenciler arasında bir soruyu yanıtlamak için öne atılanlar hangileri olurlar diye düşündüm şöyle bir kaç dakika... Şüphe bilgiden doğar. Şüphe, bir deneyim ve bir yargı barındırır ardında, olumlu ya da olumsuz. Oysa ki cehalet arınmıştır tüm kuşkulardan, özgürdür. Tıpkı ilk adımlarını atan bir çocuk gibi. Adımını atar, sendeler belki ama kalkar yeniden adımlar coşkuyla. Aslında gerçek öğrenme bu keşifte gizlidir. Gişirimcilik de bir nevi bu keşfin ürünüdür. Bir kentin sokaklarında yürüyorsunuz, aşina olduğunuz bir yolda ne kadar dikkatli olursunuz? Bir de düşünün ki hayatınızda ilk kez geçtiğiniz bir sokaktasınız ya da kötü bir deneyim yaşadığınız bir sokakta... herhalde içlerinde en güzeli de sevdiğiniz ile yürüdüğünüz bir sokaktan geçmektir. Tüm kestirmeler en iyi bilinen yollardan geçer, bu kesin. Asıl kafa karıştıran, kısayollardan gitmenin neden bu kadar cazip olduğu... Belki de size ekstra enerji ve zaman kazandıracak, gizemli, çok daha keyifli başka bir yolu kaçırdığınız hissine kapılmaz mısınız hiç? İşte o özlü sözde geçen ve küstah olan "aptal" belki de o yolda kaybolacak, evet onun böyle bir riski var. Asıl trajik olan kısım, akıllı olanın kaybolmayacağının da bir garantisi yok. Tamamen istatistik ile hesap yapıp en iyi bilinen yollardan gitmek, ruhunuzu doyuracak maceralardan da vazgeçmek demek olmuyor mu bu durumda? Cahil cesareti olmasa pek çok kimse bugünün modern dünyasındaki yerlerinde olamazdı, bu tartışılmaz. Ancak büyük katarları da hesapsız kitapsız bir cahile teslim etmezler. Tıpkı şu sözle ifade edildiği gibi: "Devede de boy var ama eşek çekiyor." Neden öyle derler bilir misiniz, çünkü eşek sürekli temiz yere bastığı ve yüzmesini bilmediğinden, dibini görmediği suya girmezmiş. Develer dolusu yük, yüzmesini bilen bir hayvana çektirildiğinde ve öndeki hayvan derin sulara girdiğinde deve de onu takip edeceğinden, hem sırtındaki yükler ıslanır hem de deve boğulurmuş. İşte bu sebepten dolayı da deveyi, eşeğe çektirirlermiş. Diyebiliriz ki, işlerinizin kendinden emin bir şekilde ilerlemesi için siz siz olun kervanınızı bir eşeğe teslim edin. Aksi halde, eğer kervanı bir at çekerse, o zaman bütün yükünüz bir anda suya batacak demektir. Çünkü, laf aramızda, atlar develerin yüzemeyeceğini bilmez. Sağlıcakla kalınız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ****** ****** ****** SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
-KENT VE YAŞAM (19)-
Nobel ödüllü bilim adamı Gary Becker'ın göç sorununa getirdiği çözümü okuyordum dün akşam gazetede, birden bire fark ettim ki, aslında bu teori fiili olarak bir şekilde işliyor. Doğrudan bir kayıt altına alınmasa da, evet, ülkelerin yaşanabilirliği ile bağlantılı bir popülariteleri var tüm dünyada. Henüz tam olarak isimlendirilmemiş "bedelli vatandaşlık" gibi bir şey. Sayın Becker teorisinde; her ülke için bir vatandaşlık bedelinin belirlenmesini ve göçmen müracaatlarında bu rakamın talep edilmesini dile getiriyor. Bu rakamın tamamını hemen ödeme gücü olmayanları da kredilendirecekler. Ne ilginç değil mi? Böyle bir teori masaya yatırıldığında bir çeşit vatandaşlık piyasası kurulacak demek ki... Kaç kişinin o ülke vatandaşlığını istediğine göre bir rakam oluşacak ve sonra bu matematik etrafında insanlar gidecekleri ülkenin vatandaşlığı için yüksek maliyetler ödeyecekler. Yeni dünya düzeninde, önceden kıran kırana savaşlar ile kazanılan haklar, bugün doğrudan sıcak kapitale endeksleniyor. Bu teori, filli bir durumun bir nevi proforma olarak faturalandırılmış şeklidir. Süslü püslü rakamları, intizamla çerçevelenmiş çevresel faktörleri ve bu tablonun içindeki tüm güzel kareleriyle karşınıza çıkacak satış ilanlarının yayınlanmasına geldi sıra. Tüm manevi değerler şöyle rafta dursun, bir tutam medeniyet satın almak, yeni bir yaşam kurmak istiyorum diyenlere göre tam... Turizm ilanları nasıl ki gazetelerimizin eki olarak sabahları bizim soframızda yerini aldıysa, pek yakında en hassas ölçümleri ile bedelli vatandaşlık ilanlarını da görebileceğiz hemen onların yanında. Peki, ya orada yaşama hakkınızı aldığınızda bir önceki ülkenizde yapmaya tenezzül etmediğiniz işiniz, beğenmediğiniz sosyal statünüz, geride bıraktığınız diğer değerler için ne ödeyecekler size ayrılırken, bir tazminat hakkınız olacak mı? Peki, ya sonrasında geriye dönüp beni memnun edemediniz mi diyecek bu vatandaşlar? İkinci bir yaşam şansınız olsa nelerden vazgeçmeye ve sonrasında neler ile karşılaşmaya hazırsınız hiç düşündünüz mü? Vatandaşlık kavramı pek çok haksızlıkları çağrıştırıyor olsa da, dünyada gerçekten "vatandaşlık" kulvarında çok iyi ülkeler de var. Memleket neresidir, Ergenekon'dan Anadolu'ya, Anadolu'dan tüm dünyaya...? Birileri dünya nüfusunun kaymak kısmını toplamaya hazırlanırken, biz de sorgulamalıyız: yerleşik düzensizliklerimiz nedeniyle son iki yüzyıldır yaşadığımız beyin göçü ülkemizden neler götürdü, bu erezyonun karşısında nasıl duracağız? Devlet sistemini dünya bizden öğrenip kalkınmış devletleri kurarken, biz bu erezyonu yaşıyorduk, halen de yaşıyoruz. Küresel bir dönüşüm yaşanıyor, kültürlerin harmanlandığı bir dünya düzeni kuruluyor. Modern toplumun vatandaşlık haklarını elde etmek için büyük bedeller ödenmesi gerekiyor. Bir adım sonrasını düşünürsek, doğduğumuz kentte yaşama hakkımız da elimizden alınmış olmuyor mu böylelikle? Sevgiyle kalınız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ******* ******* ******* SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Kent ve Yaşam (18): Aşk, Günlükler ve Sonsuzluk 05.08.2010 Bir çoğu aşkı yaşamıştır bir zaman. Bir çoğu da aşksız ölebilecekken, aşk sandığı bir şeylere sığınır her fırsatta. En tatlı aşklar lise yıllarında yaşanır derler, inanırız da biz buna. Oysa ki aşk hep içimizde bir yerlerde pusuda bekler, ne olur beni yaşat der içten içe... Sonra bir gün verirsiniz eline belki de ipleri, şöyle der sonra haykırarak: "kendimden önce sanki gelmiştin sen bana, ya da ben kendime seninle gelmişim hangisi önce bilmem ki... sadece sen varsın benden daha çok bende şimdi ve şimdiden öncesinde ve sonsuzlukta..." Hani o bildiğiniz aşk, işte çıkagelmiştir. Yer açmıştır kendine birinci sınıfta. Her şey rafa kalkmış, yol vermiştir ona. Hey, sen de nereden çıktın, iyi ki geldin demektedir herkes sevinçle. İşte öyle bir yolculuk ile başlarsınız ki hayata yeniden. Coşku ve heyecan sizi kabınıza sığmaz yaparken bir anda, bir dakika sonra birden bütün hepsi bir çuvala doldurulup kenara bırakılmışçasına onun peşinden gider. "O" yani sevgili, yani yeniden doğuşunuz, sizi öylece alıvermedikçe kollarına, hep o eksiklikle yaşamaya mahkumsunuzdur artık. Olan olmuştur. O en eski acıyı, o en antik duyguyu çıkarıverirsiniz naftalinler arasından büyük bir özlemle. Neden oralarda kaldın, gel artık geri dercesine birden bürünürsünüz tüm ruhunuzla, baştan aşağıya Onunla. Vakit tamam, artık aşk hakimdir tüm özgürlüğünüze. Teslimiyet ise kaçınılmaz. İşte, hazır orada... Peki ya kaçımız böyle bir aşk geldiğinde onu kollarıyla sarabilecek kadar gözü karadır? Birden bire o hayat damarlarını dolduracak delikanın akışı nerede düğümlenir? Sormaz mısınız kendinize bir dakika, bir dakika, aşk için çok meşgul olacak kadar ne yaptım ki ben diye? Dilerim aşk kıyınıza vurduğunda bir gün onunla birlikte küreklere asılacak kadar yüreklisinizdir. Hani, hayat pek de pupa yelken gitmiyor onsuz, öyle değil mi? ****** ****** ****** SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Kent ve Yaşam (17): Avrupa, Kentleşme ve Türkler 28.07.2010 Macaristan'ın Pecs kentinden "merhaba" diyerek yazıma başlamak istiyorum. Şehri dolaşmak için ayırdığım zamanlarda Osmanlı'nın 150 yıl hüküm sürdüğü bu topraklardaki izleri gözlemliyorum. Diğer taraftan da şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum. Avrupa'yı Avrupa yapan ve bir kente Avrupai ruhu katan nedir? Sokaklar, caddeler, ağaçların arasında uzanan serin ve gölgelik yollar. Mükemmel şekilde planlanmış yaya ve bisiklet yolları, her türlü araç için saatlik, sürekli park yerleri. Şu anda kaldığım butik otelin kapısının önünde bile üç bisikletlik park yeri var, öyle sevimli duruyorlar ki... Arabalar için ayrı, motosikletler için ayrı, bisikletler için ekstra. Ne kadar güzel bir detay, hatta bisikletliler için yol olması bile bu konudaki ciddiyeti gösteriyor. Kuzey ülkeleri bu kadar düzenli, intizamlı, kent insanının ihtiyaçlarının bilincinde. Güneye indikçe, özellikle sıcak bölgelerde işler giderek karışıyor sanki. Kalabalık, tarifsiz kötü trafik, yollarda sinir harbi ile araç kullanan insanlar. Fakat, sıcak kanlı insanlar, umursamıyorlar, düzletelim demiyorlar, bir şekilde o karmaşa içinde yaşıyorlar. Avrupai yaşamın içinde biraz da şu soğuk akıntıların verdiği etkiler var belki de, ne dersiniz? Belki de o nedenle hayran olduğum bu kentleşme bilincinin arkasındaki katı toplumsal yaptırımlar, bizim ülkemizdeki sıcak kanlı insanların kanına giremiyor. Yani bir düşünün, balkonlara çamaşır asmak yasak, yollarda gözü rahatsız edici herhangi bir şey, mümkün değil olamaz. Komşunuzun görüşünü engelleyecek bir kat çıkamazsınız. Trafiğe uymazsanız, toplumsal bir kaideyi çiğnediğiniz için toplumun her ferdine karşı suç işlemiş olursunuz, yaptırımı da hayli yüksektir. Biz bu düzeni kolay kurmadık, uyacaksın mesajı var ve her vatandaşa eşit uygulanıyor. Peki biz niye bunu diyemiyoruz kendi memleketimizde? Şu anda ben hem bir vatandaş olarak hem de bir memur olarak bu düzenin iki yönünde de bulunuyorum. Biliyorum ki hukukun egemenliği, hepimiz için öncelikli hakları bize sağlayabilir. Avrupa vatandaşı, haklarını biliyor, gerektiğinde hesabını da soruyor. Peki ya biz, vergisini tam veren vatandaşlar olarak nerede bu hizmetler diyebiliyor muyuz? Konuyu güzel bir Temel fıkrası ile özetlemeye çalışacağım. Bizim Temel bir uluslararası ekonomi toplantısına katılır. Toplantıda vergi dağılımı tartışılmaktadır. Konuşmacılardan biri Amerikalı, biri Avrupalı, biri de Temel. Halktan toplanan vergiler nasıl dağıtılacak konusu tartışılmaktadır. Amerikalı söz alır: -Bizim Amerika'da önce yere bir çizgi çizeriz ve sonra topladığımız vergileri havaya atarız. Çizginin soluna düşen paraları halka hizmet olarak geri veririz, sağ tarafta kalan devlete kalır, onlarla yatırım yaparız.Derken Avrupalı söz alır ve: - Biz Avrupa'da da ona benzer bir uygulama yaparız. Önce yere bir daire çizeriz. Halktan toplanan vergileri havaya atarız. Dairenin dışında kalan halka hizmet olarak geri döner, dairenin içine düşenleri devlet harcamalarına kullanırız. Sıra bizim Temel'e gelir ve başlar anlatmaya: -Ula uşaklar ne güzel anlattinuz. Keşke biz da sizun çirkefluklerunuzi değil da habu çalışkanluğunuzi alsak. İnanun bizum öyle bir uygulamamız yok. Bizde daha kısa olayi. Bi kere öyle yere çizgi, daire çizmezuk. Bizde hükümet toplar vergileri, atar havaya. Yere düşenleri kendilerine harcama yaparlar. Havaya kalanlar halka hizmet olarak geri döner... Yemyeşil parklardan, tertemiz caddelerden, imar planına uyularak yapılmış, buram buram tarih kokan kentlerden selam olsun. Not: Fotoğraflar için lütfen facebook profilimi ziyaret ediniz. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız ***** ***** ***** SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
KENT VE YAŞAM(16) Kriz, Rus Turist ve Kasabalılar(21.07.2010) Bir fıkra ile konuyu netleştirmek istiyorum derhal. Başlık ne kadar anlamlı gelecek, o zaman daha iyi göreceksiniz. Riviera kıyısında küçük bir kasabada geçiyor fıkramız. Yaz sezonu, ancak yağmur yağıyor, yani kasaba sokakları bomboş. Herkesin borcu var, kriz had safhada ve kredi ile yaşıyorlar. Şans eseri kasabadaki bir otele zengin bir Rus geliyor ve resepsiyona 100 dolar bırakıp, kalacağı odaya bakmaya çıkıyor. Otel sahibi parayı hemen alıp, kasaba olan borcunu ödüyor. Kasap, 100 doları kaparak, hemen yakındaki toptancıya olan borcunu vermeye gidiyor. Toptancı büyük bir sevinçle parayı alıp, kriz nedeniyle borç aldığı tüccara götürüyor. Tüccar parayı alıp, Rus turistin geldiği aynı otele giderek oraya olan borcunu ödüyor. Bu arada Rus müşteri odadan geri dönüyor ve odayı beğenmediğini söyleyip 100 dolarını geri alarak oteli terk ediyor. Görüldüğü gibi, Rus müşterinin bu ziyaretinden para kazanan olmuyor. Güzel olan yanı ise, kasabalılar borçlarından kurtulup, geleceğe ümitle bakmaya başlıyorlar. Nasıl, beğendiniz mi fıkramızı? Sonuç olarak, her ekonomik değer bu şekilde yaratılmıyor mu yeni dünya düzenimizde?Bu sanal dünyanın ardındaki "talep yaratma" döngüsü hepimizin kaderini belirleyen ana unsur değil mi? Savaşlar, kıt kaynaklar, paylaşılamayan değerler... hepsinin ardındaki umutlar, yeni nesiller için duyulan gelecek korkusu...aslında özetlersek, insanlık aynı acılar ve mutluluklar ile defalarca yoğruluyor, sonra da kardeşçe birbirinin yaralarını sarıyor gibi. Savaş dönemleri bitip barış dönemleri gelince insanlar birbirlerini ziyaret ediyorlar, ticaret yapıyorlar, dargınlıklar unutuluyor. İşte turizm o nedenle daima barışın bir parçası. Hatta turizm, barışın en önemli tanığı, gerektiğinde de koruyucusu... Huzurun olduğu yerlere, huzur bulmaya giden ve tekrar huzur içinde evlerine dönmeyi uman insanlar değil midir turistler? En önemlisi de misafirdir onlar, iyi ağırlanmak isterler, öyle kavga dövüş ve şamatadan hiç mi hiç hoşlanmazlar. Gittikleri yerde içlerine sinmeyen bir şey olduğunda hemen ayrılırlar oradan. Turizm; bir toplumun tarihinin, kültürel değerlerinin ve en önemlisi de, birbirleri ile ilişkilerinin bir arada görüldüğü bir vitrindir. Gelirsiniz, bakarsınız, görür, fikir sahibi olursunuz, dönüşte belki de paranızı bile alır gidersiniz. Yine de, bundan beslenir pek çok kişi. Ticaret bu temel döngü ile yaşatır modern toplumları, ipek yolundan soframıza gelen bir baharat ya da el dokuması kumaş gibi "zevk ve tercihler" için vardır ve var olmaya devam edecektir. Peki biz burada fıkramıza dönersek; dünyanın bu düzeninde zengin Rus rolünde olamıyor isek, kimiz biz? Otel sahibi miyiz, kasap mı, toptancı mı, tacir mi, hangisi? Sağlıcakla kalınız.
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
SEVAL ÖZBALCI
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Kent ve Yaşam (15): Engeller, Sanat ve Yardım 14.07.2010 Kızılderililer "her şey yeterli olsun" der dualarında,ne kadar önemli bir şey kendine yetebilmek. Engel tanımayan insan iradesini engelleyen minicik bir şey bile olsa,ne büyük dert olur, ta ki çözülene dek. Oysa ki, sağlığımız yerinde, elimiz ayağınız tutuyor durumda iken karşılaştığımız ufak tefek sorunlar bizim için dert bile sayılamaz. Bir insan çok farklı durumlarda engeller ile karşılaşabilir, pek çok kez yardıma ihtiyaç duyabilir. Dostlarımız hemen bizim için bir şeyler yapar, atlatırız birlikte o zorluğu. Aynı dostlar ile eğlenmek için de can atarız, bir tiyatro oyununa ya da eğlenceye gidip hep birlikte güler, iyi vakit geçiririz. Sanki böylelikle dengelenir iki taraftan da, zor olan hayatlarımız öyle değil mi? Doğanın kanunu gibidir bu, yardım eli uzandığında, kaynağı üzerinde pek de düşünmeyiz, yardımlaşmak kutsaldır. "Yardım" ya da "destek" ayrı ve bağımsız düşünülür pek çok değerden. Evet, yardım konserleri yapılır, yardım için sanatçılar, işadamları, vatandaşlar, bir araya gelip belirli bir amaç doğrultusunda ekonomik bir değer oluşturabilir. O noktaya kadar gelmişti insanlık, fakat yardımı işin merkezine almamıştı kimse… Bir adım daha ileri giden, insanlara sanat yaparak yardım etmeyi bir hayat felsefesi haline getiren bir akım doğuyor Manisa'da, bunu biliyor muydunuz? Düşünsenize bir çocuk var, genç bir delikanlı. Tek hedefi var bu sloganın ardında, "yardım için sanat" yapabilmek. Evet, bu genç bir tiyatro oyuncusu, harika oyunlara yönetmenlik yapıyor. İmkân sağlansın diye beklemeden, dekor temin ediyor, oyuncu yetiştiriyor, oyun sergiliyor. Aynı zamanda bu emeği esirgemeden ortaya çıkardığı oyunun, birilerinin yüzünü geçici bir tebessüm ile değil de gerçekten güldürmesine vesile oluyor. Her şeyi tek bir amaca yöneltebilmek için çalışıyor, çabalıyor. Bir oyunda kanserli çocukları, diğer seferinde ise köy çocuklarını sevindiriyor. Peki ya bu yaptığının arkasında genç ruhunun nedir emeli?Sanatçılar için de toplum için de anlamlı bir sinerji yaratmak, sanatın kuruyan dallarını yardım ile aşılamak. Ne güzel bir kentin böyle bir şansa sahip çıkması… Rektöründen valisine herkes son iki yılda onun projelerine kucak açtı. Pek çok çocuğumuzun yeni dizüstü bilgisayarları ve nice başka hediyeler ile yüzü güldü. Gencimiz bu dönem üniversiteden mezun oluyor, tiyatro kariyerine devam edip bu sosyal projeyi de beraberinde sürdürmek tek hedefi. İş hayatı karşısına neler getirecek, nasıl bir gelecek onu bekliyor çok merak ediyorum. Ancak şunu biliyorum ki, Manisa çok güzel oyunları, çok güzel gayeler ile izledi sayesinde. İşte Üniversiteli olmak bu, onun önünü açarak gerçek bir yardım projesine destek olan danışman öğretim üyesi ve diğer tüm yöneticiler için harika bir gurur tablosu. Bu projenin arkasındaki tüm isimleri tebrik etmek isterim. Bu biricik ismi merak eden herkesten özür diliyorum burada zikredemediğim için, kendisi ile tanışmak isterseniz "C.B.Ü. YARDIM İÇİN SANAT KULÜBÜ" ile temasa geçebilirsiniz. Sağlıcakla kalınız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
|
SEVAL ÖZBALCI 
