| FAHRETTİN ER |
| KOSE - KOSE | |||
FAHRETTİN ER
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
TEKEL BİNASI MI? KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ MU? 31.08.2010 Manisa'da adını herkesin mutlaka ama mutlaka bildiğine emin olduğum bir bina, bir yapı var dersem, zannederim hemen anlarsınız bu bina neresidir diye. Bazılarınızın VİLAYET veya VALİLİK binası dediğini duyar gibi oluyorum ama, bu asla doğru değil. Neden diye sorarsanız, size bunun sebeplerini anlatayım. VALİLİK veya VİLAYET binamız, Osmanlının 2. meşrutiyet sonrası birçok vilayete yaptırdığı yapılarından birisi olup, adeta Manisa'mızın simgesidir, buna lafım yok. Mimari açıdan şehrimize çok büyük bir güzellik kattığı tartışmasızdır. Ama bir düşünelim, Manisa merkezini çok iyi bilmeyen ve adres soran birisine, VİLAYET binasının oradan aşağıya in, parkı geçtiğinde sağa doğru dön diye tarif etmeye başladığınızda, hemen VALİ KONAĞI MI, vilayet mi? diye ara bir soru sorabilir. Çünkü valilerimizin konut olarak kullandığı, eski emniyet müdürlüğü arkasındaki bahçeli, iki katlı taş binayı da Manisalılar VALİ KONAĞI diye bildikleri için. Valilik, vilayet ve vali konağı terimleri arasında bir kargaşa söz konusudur. Ama Manisa'mızda öyle bir bina var ki, hiç kimse onu karıştırmıyor ve yerini dosdoğru bildiği için bir çok adres tarifini bu binaya göre yapıyor. Bu sebepten dolayı bu bina, bana göre Manisa'nın en çok bilinen binasıdır. Hemen aklınıza, bu bina bir camidir diye düşünüp, olsa olsa Mimar Sinan'ın Ege Bölgesindeki tek ve hayatta iken yaptığı son eser olarak bilinen Muradiye Camii gelmesin. Çünkü bir çok Manisalı, karşısındaki Sultan Camii ile Muradiye Camiini çoğu zaman karıştırır. O halde o bina bu bina da olmadığına göre hangisidir diye soracak olursanız , Manisalılar'ın neredeyse tamamının eksiksiz ve doğru bildiği bu bina, hiç şüphesiz BEYAZ FİL binasıdır. Kadın, erkek, çoluk, çocuk, yaşlısı, genci bu binayı mutlaka bilir ve bilmek zorundadır. Bilmezseniz, koordinatlarınız Manisa'da eksik kalır. Hiç düşündünüz mü bu binaya niçin BEYAZ FİL denildiğini? Bir gün Manisa'ya Celal Bayar Tıp Fakültesi'ne kayıt yaptırmak için, babası benim İstanbul'da Fen Fakültesi yıllarımda sınıf arkadaşım olan bir delikanlı geldi. Babası beni aradı oğluna yardımcı olmam için. Telefonda buluşma yeri olarak delikanlıya, 'Otobüsten in, falanca minibüse bin ve BEYAZ FİL'e en yakın yerde in ve BEYAZ FİL' in önünde bekle,' seni orada bulurum diye tarif ettim. Şöyle böyle bir saat kadar vakit geçti, delikanlı beni telefon ile aradı 'Fahrettin amca, ben sizin dediğiniz gibi minibüsten BEYAZFİL diye indim ama, etrafta her yeri aradım, BEYAZ bir FİL heykeli bulamadım. Etrafa sordum burada bir binayı gösterdiler, oraya geldim ve sizi orada bekliyorum ama, yine etrafta fil ile alakalı bir şey yok' dedi. O zamana kadar Manisalılar'ın, dolayısı ile kendimin de bu binaya niçin BEYAZ FİL dediğimi hiç düşünmemiştim. Sonra düşündüm, sordum, araştırdım ama, doğru dürüst hiçbir bilgiye rastlamadım. Tahminim, binayı çepeçevre saran, adeta taşıyor hissini veren çok sayıda uzun kalın sütunlarının, konumu ve mimari tarzı ile filin ayaklarına, binanın gövdesini de filin gövdesine benzetmeden dolayı, yandan bakılırsa fili gerçekten anımsatıyor bu binanın duruşu. Renginin de yapıldığından beri beyaz olmasından, BEYAZFİL olarak adlandırıldığını sanıyorum. Bu binada şu anda SGKvar ama, hiç kimse SGK binası demiyor. Hatta SGK'lılar bile kendisini tarif ederken, BEYAZFİL diye tarif ediyor. Bu adlandırma konusunda daha doğru tahmini olan veya somut bilgisi olan varsa, hemen bu yazıyı düzeltmeye razıyım. Demek istediğim, kelimeler ve isimlendirmeler, kolay kolay değiştirilemiyor. Karaköy'de KIRMIZI KÖPRÜ diye çoğumuzun bildiği yer de aynı şekilde. Şu an tam anlamıyla bir köprü değil ama, halk burasını hep KIRMIZI KÖPRÜ olarak bilmek istiyor. Geçtiğimiz yıllarda bu alanda bulunan kırmızı korkuluklar yıkılınca halk neredeyse isyan etti ve yıkımı yapan belediye, aynısını tekrar yaptı. Ben de bu yıkımı çok şiddetli protesto etmiştim Gelelim tekel binası meselesine Biliyorsunuz bu binamız da şehrimizin nadir olarak ayakta kalmış eski tarihi ve estetik binalarından birisidir. Geçtiğimiz yıllarda tekel kurumunun özelleştirilmesi ile, bu bina kurumlar arasında el değiştirerek, Manisa Valiliği'nce İl Kültür Müdürlüğü Binası olarak kullanılmak üzere şehrimize kazandırılmıştır. Emeği geçen herkese sonsuz minnet duyduğumu belirtmek isterim. Kültür Müdürlüğü için bundan daha güzel bir bina düşünülemez ve bulunamazdı. Bugünlerde iyi bir restorasyon ile aslına döndürüldü ve yenilendi. Alt katında Kent Müzesi ve benzeri tanıtım salonları, üst katında ise idari büroların bulunacağı bir binaya dönüştürüldü. Bu konuda çok gayretli olan Kültür Müdürümüz Erdinç Karaköse'nin emeklerini unutmamak lazım. Benim merak ettiğim, halkımız buraya bundan sonra hala TEKEL BİNASI mı, yoksa yeni adı ile KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ BİNASI mı diyeceğidir. Ne derse desin ne önemi var diyemeyiz. Halkımız burayı TEKEL BİNASI olarak adlandırmaya devam ederse, burada yapılacak olan kültürel faaliyetlere müşteri bulmayız, halkın ayağı alışmaz. Şuur altında TEKEL BİNASI olan bir yer ve bu kelime kültürü ve kültürel faaliyetleri çağrıştırmadığı için, halkımızın buraya KÜLTÜR MÜDÜRLÜĞÜ BİNASI olarak kolay kolay alışamayacağı kanaatindeyim. Ama benim çok sihirli bir formülüm var, bu binanın çok hızlı olarak KÜLTÜR ve KÜLTÜRLE İLGİLİ bir bina olduğunun halk tarafından öğrenilmesi ve kavranılması için. CEVABI BİR SONRAKİ YAZIDA YAZACAĞIM. SİZ DE BANA ÇOK HAK VERCEKSİNİZ. * * * Manisamız'ın güzide insanı Ahmet Kurşun Beyefendi'nin vefatından dolayı, ailesi ve tüm Manisalılar'a başsağlığı diliyorum. ***** ***** ***** FAHRETTİN ER
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
KÜLAHTAŞ RIZA BEY KİMDİR? 11.08.2010Millet olarak hafızası silinmiş bir milletiz dersem, sakın alınmayınız. Zira ben de bu milletin bir ferdiyim. Bu günkü yazımın başlığını okuyanlar arasında çok az insanın kafasında bir şeyler canlanacaktır. Bu ismini yazıya verdiğim şahıs, Manisa'nın 1928 ile 1930 yılları arasında Belediye Başkanlığı yapmış olan KÜLAHTAŞ RIZA BEY'dir. Kendisinin hatırası ile bir tevafuk (tesadüf değil) sonucu tanıştım. Hastam olan 82 yaşındaki çok sevimli, çok becerikli, çok zeki, çok akıllı, çok görgülü, akli melekeleri hiç zaafa uğramamış bir hanımefendinin, bir hacı teyzenin onun gelini olması, benim KÜLAHTAŞ RIZA BEY hakkında bilgi sahibi olmama sebep oldu. Bu ismi daha evvel hiç duymamıştım. Hemen Google'dan girdim, baktım hakkında ne bilgileri var diye, ne yazık ki hiçbir bilgi bulamadım, Kenthaber sitesindeki Manisa Belediye Başkanları sıralamasının yer aldığı listedekinden başka. Şimdi sizlerle, Cumhuriyet'in ilk yıllarında Manisamı'za 3 yıl belediye başkanlığı yapmış KÜLAHTAŞ RIZA BEY ile ilgili öğrendiklerimi paylaşacağım. Bu arada, hiçbir yerde olmayan fotoğrafları da, hatta Manisa Belediye Başkanlığı odasındaki ve masasındaki fotoğrafı da ve üstüne üstelik Belediye Başkanlığı makam elbiseleri de bendedir . Külahtaş Rıza Bey'in ailesi aslen bir tarafı Arap olup, Suriye güneyinden buralara çalışmak için gelmiş iki kardeşten Ahmet Bey'in iki çocuğundan birisidir. Külahtaş Rıza Bey'in ayrıca İbrahim isimli bir kardeşi daha vardır. Babası çiftçilik yapan Külahtaş Rıza Bey, o devre göre çok zor olabilecek üniversite eğitimi alır, hem de eczacılık eğitimi ve Manisa'nın ilk eczacılarından olur. Manisa'nın diğer çok önemli aristokrat yani muteber ve eşraf ailesi olan Hafız Tavfik'in (mezarı Alaybey Bayraklı Camii bahçesindedir) kızı Mürşide Hanım ile evlenir. Külahtaş Rıza Bey'lerin konakları bugünkü Necati Bay İlköğretim okulunun oradan başlayıp Borsa Kahvesi'nin karşı köşesinde bulunan zemin katında karpuzcunun olduğu eski Manisa Evi'nin olduğu yerde bitiyor. Bu dev arazi üzerinde çok sayıda ahır ve hizmetçi evleri de, hatta özel taş yapı kubbeli bir hamamı bile bulunan bir kompleks imiş burası zamanında. Tabii yunan işgalinde hepsi yanmış .Rıza Bey, zamanında eczacılık da yapmış. Bununla ilgili çok sayıda doküman ve belge de var elimde. Külahtaş Rıza Bey ve Mürşide Hanım'ın Ekrem ismini verdikleri bir oğullarından başka çocukları olmaz. Ama Ekrem Bey de babası gibi çok iyi bir eğitim alır. İstanbul'da Robert Kolej'de okur, sinemacı Köse Halit ve Dr. Ahmet Kasımoğlu ile beraber (üçünün çekilmiş kolej fotoğrafı bendedir). Rıza Bey çok sosyal bir insandır ve fakir babasıdır. Sağlığında evinde devamlı yetim ve öksüz çocuklar bakılıp büyütülür. Bunlar daha sonra evlendirilip gelin edilirmiş. Benim öğrendiğim, Hafız Tevfik'in kızı Mürşide Hanım'ın sekiz öksüz kızı büyütüp gelin ettiği şeklindedir, bunların isimleri de bende kayıtlıdır. KÜLAHTAŞ RIZA BEY, hakkında biyografi çalışması yapılacak önemli şahıslardan birisidir. Bu konuda Celal Bayar Üniversitesi'nin ilgili bölümleri çalışma ve yüksek lisans tezi yapmak isterlerse, buna hazırım. Bu yazının, Külahtaş Rız Bey hakkında ilk kayıt olmaması dileği ile. Külahtaş Rıza Bey'in mezarı nerede mi? Mezarlığa (ilk mezarlığa) girerken sağda duvar dibindedir. Uğrarsanız Fatiha okuyunuz. ****** ****** ****** FAHRETTİN ER
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
DERGİLER ve DERNEKLER ARTARSA İHTİLAL YAKINDIR 03.08.2010 Bir söz duymuştum üniversite yıllarımın ilk yıllarında, İstanbul'da dinleyici olarak katıldığım bir konferansın konuşmacısından: "Dergiler ve Dernekler Artarsa İhtilal Yakındır " diye. Bu söz gerçekten doğrudur. Ülkemizde demokrasinin kesintiye uğradığı, rafa kaldırıldığı, daha doğrusu demokrasinin zorla iptal edildiği, rafa değil demokrasinin dehlizlere konulduğu askeriyenin yani ordunun 35. maddeye dayanarak ihtilal yaptığı dönemlerde, hep dergiler ve dernekler ilk önce kapatılmıştır. Bundan dolayıdır ki, halkımızın bir çoğunda dernek, vakıf kurucusu olmaya ya da kurulmuş olanlara üye olmaya karşı, hep bir soğukluk vardır. Bunun arkasında yatan sebep, hep bu kötü uygulamalar, dernek üyesi olduğu için nezarette geçirilen günler, yargılamalar, sorgulamalar, tutuklanmalar olsa gerekir, diye düşünüyorum. Dernekler, vakıflar, daha çok kamuya yararlı olmak için yani üçüncü şahıslara yararlı olmak için kurulmuşlardır ve çalışanlar da bu amaçla çalışırlar. Bu yüzden bu dernek ve vakıf sektörüne bugün modern anlamda ÜÇÜNCÜ SEKTÖR ya da kısaca STK denilir. Ülkemiz üçüncü sektör bakımından ne yazık ki çok çok gerilerdedir. Nüfusu 9 milyon olan İsveç'te 190 bin, 55 milyon nüfuslu Fransa'da 800 bin, Amerika'nın 300 milyon nüfusuna karşılık 1 milyon 700 bin dernek ve vakıf yani STK varken, ülkemizde 70 milyon nüfusa karşılık 82 bin vakıf ve dernek yani STK vardır. Hatta inanmayacaksınız ama, dünyanın en fakir ülkelerinden olan Bangladeş'te bile bizdekinden daha çok STK'nın var olduğunu bilelim. 1973 yılında fakir Bangladeşliler'e destek olmak için kurulan bir STK olan ve kısa adı BRAC olan kuruluşun bugünkü ulaştığı toplam büyüklük ülkemizdeki toplam STK'lardan bile büyüktür. İşte size BRAC'tan bazı ayrıntılar - Asya ve Afrika'da 110 milyon insana yardımı yapıyor. - 52 bin profesyonel çalışanı var -Her yıl 5 milyon insana mikro kredi veriyor . -Bir üniversitesi ve bir bankası var -Günde 2 milyon kişiye sağlık yardımı yapıyor -1,5 milyon çocuğa eğitim vermekte Günümüzde 7 bin civarında vakıf bulunurken bu rakam Osmanlı'da 30 bin civarında idi .1990'lara kadar Askeri vesayet ve siyasi ideolojilerin baskısı altında olan STK anlayışı, artık bu vesayet ve ideolojilerden korkmadığını, korkmaması gerektiğini bana göre anladı ve bunun gereğini yapmakta çok sayıda vakıf ve dernek kurmaktadır. Son zamanlarda eskiden Emniyet müdürlükleri içinde olan Dernekler Masasının, ki görevlileri resmi elbiseli ve nispeten buna bağlı asık yüzlü olan konumdan bugün sivil ve sıcak yüzlü İl Dernekler Müdürlüğü şeklinde olmasının payı da çok büyüktür . Bu yazıyı niçin mi yazdım ? Manisamız'da ROMAN KÜLTÜRÜ DERNEĞİ' nin kurulduğunu öğrendiğim için. Bu derneğin kurulmasına bir kere çok sevindim, gönülden destekliyorum .Ülkemizde demokrasinin ve çok sesliliğin yerleşmesinde çok anlamlı olduğuna inanıyorum.Bana göre demokrasinin bile sigortası, garantisi diyebilirim ROMAN KARDEŞLERİM. Bu kardeşlerimin kendilerine güven gelmiş demektir. Siz de bu ülkenin zencisi ve fotokopisi değilsiniz, asli bir unsurusunuz. Tıpkı Türkler, Kürtler, Laz ,Çerkez v.b gibi . DERNEKLERİ ARTTIRALIM DEMOKRASİYİ GARANTİYE ALALIM ÖRGÜTLÜ TOPLUM DAYATMALARA BOYUN EĞMEZ Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Çınar ağaçlarını hep çok sevmişimdir. Bunun sebebi çok uzun yaşamalarından olabilir belki. Büyük bir çınar ağacının yanına vardığımda sanki bana eski zamanlardan atalarımdan ecdadımdan bir şeyler fısıldıyormuş gibi gelir. Düşünsenize bir defa, Ulu Camii'nin yanına gittiğinizde o ulu çınarların verdiği huzur ve mutluluğun neden olduğunu sanıyorsunuz? Prof.Dr.Yasin Altan hocanın tespitine göre 350-400 yaşlarında olan o ulu camii çınarları III.Murat 'ın III.Mehmet'in şehzadeliğine şahitlik etmiş, İmparatorluluğumuzun en güçlü devirlerinin tek canlı şahitleri olduğu için bize Barbaros'lardan, Mimar Sinan'lardan, Hızır Reis'lerden, İbrahim Çelebi'lerden haber verdiği için, bunları ruhumuza fısıldadığı için o çınarların altını çok seviyoruz. Çınar bizim kültürümüzün sembolü olan bir ağaçtır. Osman Gazi'nin rüyasında göğsünden çıkıp üç kıtaya dal budak veren ağaçta çınar ağacı idi. Bugün Bursa'nın yamaçlarında bulunan 700 yaşında olduğu tespit edilen ünlü İNKAYA Çınarı da Osman Gazi tarafından dikildiği rivayet edilir. Çınar bir tarihtir ve tarihe şahitlik eden ağaçtır. Çınar ağacı ekenler de tarihe geçmiş olur en azından çınar ağacı ekenleri veya ektirenleri gelecek nesillere şahitlikleri ile aktarmış olurlar. Çınar bu toprakların ağacıdır iklimine de son derece uyumludur. Dallarına kuşlar yuva yapar, yaşlanan daları da budanır odun olur, her yönü ile faydalı bir ağaçtır. Hep Manisa'nın da çınarlar ile donatılmasını arzu etmiştim. Eski Belediye Başkanımız Bülent Kar zamanında temelde gönüllülük esasına göre kültür ve sanat işlerinde yardımcı olmak için zaman zaman Belediye'de toplantılara katılır fikrimi söylediğim olurdu.O zaman da şehirde ağaçlandırma yapılırken özellikle çınar ağaçlarının tercih edilmemesine çok üzülür bu konuya çok içerlerdim . Konunun yetkilisi olan Park Bahçe birimindeki görevlilere ve peyzaj mimarlarına da bunu sorduğumda, çınar ağaçlarının kanalizasyonları çok tıkadığı için modern şehircilikte tercih edilmediğini, konunun allame-i cihanı edası ile beni fikir beyan edip beni sustururlardı. Oysa Paris'te, Londra'da bulunan çınar ağaçlarını görseniz aklınızı kaçırırsınız. Adeta çınar ormanı tarzında şehir içleri ağaçlandırılmış çınarlar küp , dikdörtgen prizması tarzında şekil şekil budanıp biçim verilmiş ve şehre çok ayrı bir hava katmış. Özellikle Paris'in ünlü caddesi Şanzelize caddesinde her bir tarafta en az 4 sıra çınar ağacı kilometrelerce uzanıyor. Acaba diyorum Paris ve Londra gibi şehirlerde kanalizasyon mu yok, yoksa o şehirlerdeki çınarlar kanalizasyonlara girmeyen bir özelliği mi var. Hatta çok ünlü bir çınar cinsinin adının da "Londra çınarı" olduğunu unutmayalım. Bunun sağcı ve solcu olmakla da alakası yok. Hatırlayalım, Deniz Baykal CHP Genel Başkanı olarak Bosna Hersek'e yaptığı gezilerin birinde Saray Bosna'daki parklardan birine ülkemizden çınar fidanı götürüp dikmiş, genç kızlara da yaşmak dağıtmıştı. Manisamız'ın şu anki Belediye Başkanı Sayın Cengiz Ergün Beyefendi seçimi kazandıktan sonra kendisini tebrik için üyesi ve yöneticisi olduğum dernekler adına bir grup dr arkadaşım ile beraber hayırlı olsun demek için ziyaret etmek istedim, özel kaleme gidip durumu ilettim, hatta biraz bekledim, bana 'Şu an çok kalabalık. Biz sizi daha sonra ararız' dediler. Hatta not almadıkları için 'Not alsanız, yazmadınız unutursunuz' dedim ama not alınıp alınmadığını bilmiyorum. Bir yıldan fazla zaman oldu ama hala geri dönen olmadı. Anladım ki Başkan görüşmek istemiyor, olabilir,buna şaşırmadım ve kırılmadım da açıkçası. Bazı resmi ve özel topluluk ve törenlerde karşılaştığımız zaman el sıkışıyoruz o kadar. Cengiz Ergün Bey'i daha önceden şahsen tanımam ama, bir-iki ortak dostum sayesinde ( Fikret Taşcı,Mustafa Gürcan,İsmail Kadıoğlu, Gürhan Onat) duyduklarım ile israfa çok karşı olduğunu devletin bir kuruşunun peşine düşebilecek yapısının olduğunu gibi karekterlerini öğrenmiştim. Belediye başkanı olduğundan bu yana yaptığı işler ile ilgili ise esip gürledikleri kadar yağmadıklarını gördüm. Belki kalan zamanda çok iş yaparlar da Manisamız'a hizmet ederler . Ama ben Belediye Başkanı Cengiz Ergün'ün tarihe geçeceğini ve ileride yüzyıllar sonra bile hatırlanacağına eminim. Çünkü Manisamız'ın her sokak ve caddesine boyları 5-6 metre olan ve Muradiye Orman Fidanlığı'nca yetiştirilen yüzlerce belki binlerce çınar ağaçlarını ektiğini ektirdiğini görüyorum ve şahit oluyorum bu beni çok sevindiriyor. Çok değil 3-5 sene sonra Manisamız bu günkünden çok daha yeşil olacak Bu konuda sizi destekliyor ve tebrik ediyorum . Sizden bir konuda daha bütün eski uygulamaları yıkacak bir karar bekliyorum. Malum Manisamız'ın cadde ve sokaklarında hiçbir şehirde olamayacak kadar dut ağaçları var her sonbaharda belediyenin park bahçe yetkililerince bunlar ellerinde motorlu testereler ile adeta kökten budanaraktan ağaçların şekli şemali bozulmakta . Gövdeleri budama yanlışlığına bağlı olarak yumru yumru olan kanserleşmiş ağaçlarla dolu Manisa sokakları. Bu budama konusunda da park ve bahçe personelini eğitir ve ya bu konuda irade sergilerseniz, Manisamız'ın yeşilliği bir kat daha artacak ve bekli de sokak ve parklarında sincapların koşuştuğu başka şehirlere benzeyeceğiz. Hatta Laleli Lale Meydanı'ndan başlayıp Kenan Evren Sanayi Sitesi'nin altından uzayıp giden Mehmet Akif Ersoy Bulvarı'na yıllar önce palmiye ekilmiştir. Palmiyeler gölgesi olmayan, kerestesi, odunu, çiçeği olmayan kuşların yuva yapmadığı bir ağaç türü olup daha çok dekor maksatlıdır ama, bu bulvara palmiyelerin arasına çınar ektirirseniz çok değil üç yıl sonra burası Spil'den bile görülebilen çınarlı gölgeli bir yol olacaktır. Aynı şekilde Mimar Sinan Bulvarı'na da çam ve serviler arasına ektireceğiniz çınarlar çok yakışacaktır. Çınar, Manisa gibi şehzadeler şehrinin adeta ziyneti ve takısı gibidir.
20.07.2010 Manisalılar'ın çoğunun bildiği bir yer vardır. Manisa'dan at alanı yaylasına, yani Spil Dağı'nın tepesine doğru çıkarken, 8-10 km sonra yol bir tepenin üzerinden kıvrılırken öyle bir noktaya gelir ki, tüm Manisa ayaklarınızın altındadır, etrafta da bir iki bank ve oturma grubuna benzer bir şeyler ve yolun solunda da aktığını hiç görmediğim bir çeşme var. Eskiden burada 'Seyir yeri' yazardı, hem bir levha halinde, hem de taşlarla yamaca yazılıp beyaza boyanmış olarak. Bu taşlarla yazan yazıyı taa Manisa'dan bile, iyi gören bir göz okuyabilirdi, zaten de bu amaçla, okunsun diye yazının boyu bir hayli büyük tutulmuştu. Her Spil'e veya Sultan Yaylası'na çıkışımda, burada durup şehri seyretmek geliyor içimden. Aslında eskiden daha çok seyrediyordum ama, artık dayanamıyorum seyretmeye, hatta seyrederken içim bulanıyor. Neden mi dayanamıyorum, neden mi içim bulanıyor, anlatayım.Manisa gibi dağın eteğine kurulmuş bir çok şehirde, aynı bizdeki gibi, şehrin en iyi seyredilip görüldüğü noktalara "seyir noktaları"," seyir terasları" hatta "seyir kafeteryaları" ve "seyir restoranları" yapılmıştır. Kırgızistan'ın başkenti Bişkek'te böyle bir teras noktasında kendisi de Manisalı olan ve Bişkek askeri ateşeliğin de görevli muvazzaf bir subay ile orada tanışmıştım ve seyrine doyum olmayan yeşillikler içinde, düzenli caddeleri anıtsal mimarideki hipodrom, sirk, tiyatro, kütüphane, Üniversite, Belediye binalarını oradan seyretmiş ve beraber çaylarımızı, Kırgız piyaleleri (fincan) içinde içmiştik. Yine Makedonya'nın başkenti olan, Yahya Kemal'in serin serviler altında yatan annesi Ayşe Hanım'ın şehrinde Üsküp'te de, şehrin arkasındaki sık ormanlarla kaplı dağın yamacında seyir noktasında mola vermiş, çok hoşumuza gittiği için orada bulunan bir otelde o geceyi geçirmiştik. Vardar nehrinin üzerinde kurulu bulunan bir gerdanlık görünümündeki tarihi Osmanlı taş köprülerini, Eski Üsküp'ü, Muradiye'yi, İsa Bey'i, yangın kulesini, Abdülhamid'in Balkanlar'dan haberleşmeyi önemsemesinin en önemli göstergesi olan tarihi postane ve telgrafhane binasını, kubbeli Ortodoks ve sivri çatılı Katolik kiliselerini hep o terastan seyretmiştik. Aynı şekilde, Mostar Köprüsü'nü de bir terastan seyretmeye doyamamıştım. Peki düz alanlara, ovalara kurulmuş şehirlerde bu nasıl yapılıyordu? Bunun da çözümünü o şehirler, kuleler ileyapmışlar. Paris düz bir ovada kurulu şehir olup, en yüksek tepesi, suni bir tepe olan (sacre coure )80- 100 metrelik bir tepeden ibarettir. Ama şehri seyrettirmek için Eiffel kulesi gibi bir kule, montparnas binası gibi bir gökdelen ile şehirlerini seyrettirirler size Fransızlar. Aynı şekilde, Hollanda'nın Rotterdam şehrinde de o bataklıklara içine kurdukları, hatta denizden bile çukur olan bu şehri nasıl güzellikler ile donatıp mimari şaheserler yaptıklarını göstermek için, hiçbir tepe olmadığı için, Euro star adında dev bir kule yapmışlar ve şehri size seyrettirip hayran bırakıyorlar. Gelelim bizim seyir tepesine veya seyir yerine... Oradan bakınca neyi göstermek istiyorsunuz veya neyi görmek istiyorsunuz? Tarihin bu en eski ve en güzel şehirlerinden birisi olan, Osmanlı'nın altı şehzadesini yetiştiren, Topkapı sarayından sonra en önemli saraylardan birisi olan Saray-ı Amire'yi barındıran, yüzlerce binlerce tarihi esere ev sahipliği yapan bu şehri ne hale getirdik diye göstermek için mi, orasının adını "SEYİR YERİ " olarak düzenlediniz EY YETKİLİLER? Şehri mimari açıdan nasıl katlettiğinizi, nasıl beton ve kiremit yığını haline getirdiğinizi, cadde ve sokaklarını iki arabanın yan yana geçemeyeceği kadar dar tuttuğunuzu. derelerin üzerini hiç bir standart gözetmeden kapatarak, güya güzellik yaptığınızı mı göstermek mi istiyorsunuz? Bir gün o dereler sizlerden öcünü alacaktır. Merak ediyorum, o derelerin içine girilip hiç temizlenebiliyor mu? Devlet Su İşleri bunların kapatılmasına karşı çıktığı halde, kapatma yerine niçin çevresini düzenleyip güzelleştirmediniz? Bu konuda Gaziantep çok güzel uygulamalar yapmış bir ilimizdir, gidip görebilirsiniz. İmar planlarını yaparken, sokakları niçin eğri büğrü yaptınız? Modern şehirciliğin neresinde çıkmaz sokaklar vardır, söyleyin Allah aşkına.Bu şehre kazandırdığınız hangi anıtsal bina var. Nerede modern belediye binanız? Hani kütüphane binalarınız? Hani üniversite binalarınız, stadyumlarınız. Camiler yapıyorsunuz Mısır piramitleri gibi. Neyse ki, benim bir çözüm önerim var: Mertçe, o seyir yerine bir levha asalım "BURASI MANİSA'YI SEYRETMEME YERİDİR" diye. Hatta gerekirse, seyretmek isteyenleri engelleyecek bariyerler, duvarlar yapalım kendi ayıbımızı örtmek için. Ey şehrin eski ve yeni idarecileri, yeni nesiller önünüze geçip şunu mu sormasını istiyorsunuz: "SİZ HİÇ YURT DIŞINA ÇIKMADINIZ MI? ORADAKİ ŞEHİRLERİN NASIL İMAR EDİLDİKLERİNİ GÖRMEDİNİZ Mİ?" Bu eleştirilerim ile hiç kimseyi incitmek istemiyorum, amacım Manisa'ya hizmet etmek . Hala bu şehri çok şeviyorum, bunca kötü imarına rağmen, kiremit ve beton yığını olmasına rağmen.
YENİDEN MERHABA MANİSA
|
FAHRETTİN ER 
