MEHMET GÜZGÜLÜ
KOSE - KOSE
 MEHMET GÜZGÜLÜ              Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız





01.09.2010



OKUL MÜDÜRLERİ  ALTÜST


Bundan bir, iki yıl evvel atama yönetmeliğinde bir değişiklik yapıldı. Bu yönetmelik,  beş yıl  aynı okulda  müdür olarak görev  yapanların, başka bir okula müdür olarak atanmasını  istiyordu. Bu yönetmeliğin doğru veya yanlış olduğunu tartışmıyorum. Her bakanın kendine göre bir yoğurt yiyişi vardır. Fakat  yirmi yıl aynı il  veya ilçede milli eğitim müdürlüğü veya şube müdürlüğü yapanlara bir uygulama yok  iken,  5 yıllık okul müdürünü başarılı olduğu okuldan  almak eğitime ne kazandırır  merak ediyorum.


Yönetmeliği iki yıl önce çıkar ve uygulamaya bu yıl aniden,   okullar açılırken başlat. Burada adım gibi eminim ki bu zamansız  uygulama, iş bilmez, okul bilmez  bazı  siyasilerin baskısı  ile yapılmıştır.     Yalnız ilimizde 233 okul müdürü yer değiştirdiğine göre, ülke genelinde bu sayı okullar açılırken  on binlerin üzerine çıkar.

Bu kadar büyük rotasyon, eğitime  ne kazandırır, ne kaybettirir?   Bunun hesabı yapıldı     ?


  Bu atamalar  yapılacaksa,  parça parça  yapılabilirdi.  Başta askeriye ve bazı kuruluşlardaki gibi, tayinler yıl sonuna doğru belli olsa, ders sezonu kapanınca okul müdürü ilişki kesip ayrılsa, okullardaki işleyişe daha az zararı  olurdu.

Gelelim esas konuya. Bundan sonrasını bilmek için müneccim olmaya gerek yok. Atandığı yerden memnun olmayan,  kendisine  adaletsizlik yapıldığına inanan  okul müdürü mahkemeye gidecek. Tecrübelerimizden  de biliyoruz,  hatta bu atamaları yapanlardan da duyuyoruz.  Mahkemeye giden okul müdürlerinin çoğu mahkemeyi kazanır.

Bu durumda ne olur?

Mahkemeyi kazanan   okul müdürü,  eski  görevine döner. Bu sefer o göreve atanmış müdür ne olacak? O da eski okuluna  giderse, domino taşı oyunu gibi bütün müdürlükler huzursuz olacaktır

. Bana göre bu uygulama ile, kaş yaparken göz çıkarılmıştır. Milli Eğitim Bakanı'nın kendi  iktidarları döneminde yapılan,  yapıldığı günlerde toz kondurulmayan uygulamaları, yanlış olmuş özür dileriz deyip kaldırdığına aşinayız.

Yakında velilerden  gelecek bir baskı ile bu uygulama da kalkarsa şaşmayız.

Konuya  Milli Eğitim'den, yani okullardan  girmişken, Manisa'ya  has sorumuzu yine soralım.

Üniversitelere yerleştirmede ortalamanın  nerelerindeyiz?

ÖSS sonuçlarında neden yıllardır Ege Bölgesi illeri arasında  en sonlarda?

 Ülke genelinde de   ortalarındayız. Lafa geldi mi, Manisa kalkınmışlıkta ilk onda diyoruz.

Sınav sonuçlarında da  ilk ona girecek çalışmalar yapmalıyız.

ADAKALE   KAHVESİ

17. yüzyıl başlarında  Manisa merkez nüfusunun  %30'unu, o günkü azınlıklar  teşkil ediyordu.   Tarihe Sarı Selim olarak geçen  2.Selim'in eşi Nurbanu Hatun,  Yahudi kökenli idi. İspanya'dan sürülen Yahudileri 2. Beyazıt Osmanlı ülkesine kabul etmiş, genellikle Selanik civarına yerleştirmişti.

Manisa'da  veliaht  sultan olarak valilik yapan Sarı Selim'in eşi Nurbanu Hatun,  bu ırktaşlarını  Selanik'ten Manisa'ya davet etmişti. Bu dönemde, yani 16 yy. ikinci yarısında, sultandan gelen davet üzerine, Yahudi nüfus hızla artıp, azınlıklar arasında birinci sıraya oturdu.

Bu devirde fakir bir zümre olan Yahudilerin büyük bir çoğunluğu, zamanla ticaretin de, devletin de başşehri İstanbul'a  göç etti. Kurtuluş savaşı sırasında Manisalı Yahudilerin durum ve davranışları ile ilgili fazla bir bilgi bulamayız.

Cumhuriyetin ilk yıllarında  Bugünkü Murat Germen İlköğretim okulunun üstünde, yani  Adakale Mahallesinde, Yahudi evleri varmış. Genellikle ekonomik durumları da  iyi olmayan  bu Yahudiler, 2. Dünya savaşı sonrasında kurulan İsrail Devleti'ne  göç etmişler.

Bu konuya nereden  geldim, ben de bilmiyorum. Geçen gün Adakale semtinde bulunan, bazılarının Adakale kahvesi, bazılarının yanında bulunan ulu çınardan dolayı  Çınarlı kahve dediği yere gittim. Etrafı açılan kahve, belediye tarafından güzel bir park haline getiriliyor. Bu yapılan park,  semte   nefes ve değer kazandıracaktır.  

Manisa'ya  gelen misafirlerimizi götürebileceğimiz tarihi bir mekan daha oluşuyor. Temennimiz, düzgün yapılıp, iyi korunmasıdır. Tarihi kent Manisa'nın, böyle yerlere çok ihtiyacı vardır. 
 




 
                                                    ******      ******         ******







MEHMET GÜZGÜLÜ                  Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız






REFERANDUMA   PAPATYA  FALI

26.08.2010


 Gençler, garibim papatyanın yapraklarını  böyle  koparıyordu. Seviyor,  sevmiyor.

Bu günlerde siyasiler papatya falı bakıyorlar. Evet,  hayır.

Siyasiler konuşuyor, bazı  meslek kuruluşları konuşuyor fakat halk konuşmuyor. Halk evet  ve hayır'ı konuşmuyor, siyasilerin düşürdüğü seviyeyi konuşuyor. Ülkemizde demokrasi varsa  vatandaş oyunu istediği şekilde kullanabilmelidir. 

Siyasilerimiz kendi düşüncesinde oy vermeyeni şimdiden hain ilan   ettiler. Biz  AKP ilçe başkanının evet oyu vermeyen Ergenekon uzantısıdır sözünü eleştirirken,  AKP milletvekili daha da ileri gitmiş. Anayasa değişikliğinde Ergenekoncular. darbeciler, silah tüccarları, rantiyeciler, esrar satıcıları ve teröristler de  HAYIR oyu verecek diye konuşmuş ve yazmış. Genel Başkanların konuşmalarına hiç bakmayacağız, seviyeyi öyle bir düşürdüler ki, o yoldan gidersek,  80 öncesi gibi herkes birbirini boğazlar.

Biraz sakin olalım. Bu bir demokrasi ise vatandaş oyunu hür iradesi ile verebilmelidir. Ben çok gereksiz yükselen tansiyondan korkuyorum. Çünkü, yükselen tansiyonların ülkemize neler kaybettirdiğini bilenlerdenim.

Lütfen hepimiz bir gemide olduğumuzu unutmayalım. Gemi su alırsa bana zarar gelmez diye düşünmeyelim. Yara açmak kolay, kapatmak zordur. Evet de çıksa, hayır da çıksa, bu ülke batmaz, fakat  bazıları birbirinin yüzüne bakamaz hale gelmek üzere, dikkat.


                                                                              KUZEY    IRAK


Kuzey Irak'a   bu günlerde işi gereği çok  gidip, gelen bir arkadaşım anlatıyor. Bazı  bölgelerde bilhassa Erbil'de, 10 yıl önceki Dubai gibi  gökdelenler yerden ot biter gibi bitiyormuş. Müteahhitlerin çoğu Türkiye'den gitme şirketler. Kısaca Kuzey Irak var gücü ile gelişiyor.

Saddam  devrilince, zengin  Iraklıların, Saddam yanlıları paraları ile Ürdün'e kaçtılar. Ürdün'de onlarca banka açtılar. Genellikle Saddam karşıtı olan bazı zenginlerin bir kısmı, bir şekilde paraları ile ülkemize geldiler. Ülkemizde değişik şirketlere ortak oldular ya da yeni şirketler kurdular. Barzani ailesinin, ülkemizde  500'e  yakın şirketin ortağı olduğu söyleniyor. Bugün, Mersin Limanı'nın özelleşen bütün birimlerine, Barzani ailesinin şirketleri bir şekilde ortaktır. Çünkü, Mersin Limanı'nı gelecekteki, kendi ülkelerinin ihracat ve ithalat merkezi olarak görüyorlar.

Kurulan Kuzey Irak Kürt Devleti'nin komşularını şöyle bir inceleyelim. Doğusundaki  İran, bırakın ilişki kurmayı, fırsatını bulsa bir kaşık suda yok eder. Güneyi şii ve sünni  Iraklılar'ın yaşadığı bölge. Bu bölgede yaşayan Iraklılar'ı, Amerika  sünni ve şii diye yıllarca bölmek istedi, başaramadı.

Bu bölgede yaşayan Iraklılar, kuzeyde yaşayan  Kürtler'in, Amerikalılar'ın ülkelerine gelme nedeni olduğuna inanıyorlar. Batısında  Suriye, kesinlikle ilişki kuramazlar. Kısaca  bu kurulmak istenen ülkenin gelecekte başı dertte. Ayrıca dünyaya ulaşacakları kapıları yok. Varsa ki var.  Bu ancak bizim ülkemiz üzerinden olacaktır. Bütün planlar bunun üzerine kuruludur. Amerika askerini bu ülkeden çektikten sonra işleri zor olan bu yeni devlet, dünyaya ancak bizim ülkemiz üzerinden açılacaktır.

Bunları neden mi yazdım? Bir  Kürt kediyi  teslim etmem  diyen Kürt liderler şimdi sus pus.

 Pkk ve yandaşları biliyorlar ki Amerika,  Irak'tan çıktıktan sonra işleri zor. O yüzden isteklerini değiştirdiler. Biliyorlar ki, bu günlerde ne taviz alırlarsa alabilecekler. Düne kadar kongrelerinde Türk bayrağını yerlere atan zihniyet, şimdi 'Türk bayrağı dursun onun yanında bizim  bayrağımız da açılsa ne olur' demeğe başladılar. Kısaca pkk   nasıl  Suriye'den çıkmak zorunda kalmışsa, yakında Kuzey Irak'tan da çıkmak zorunda kalacaktır.  Pkk  bu noktaya gelmeden bazı tavizler koparmaya çalışacaktır. Ya da  barınabileceği  yeni yerler aramak zorunda kalacaktır.



                                            ******             ******           ******



MEHMET GÜZGÜLÜ
                   Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız




DUBLE YOLDAN SONRA

 

YUNT DAĞI GİRİŞİ

18.08.2010


 Yunt Dağı'nda bulunan  ellinin üzerindeki köye,  Manisa'dan  birkaç  yoldan girilir.  Bizim konumuz olan  giriş, çıkış,  Gediz köprüsünden, İstanbul'a giderken  Güzelköy  girişini geçtikten  sonraki yerdir. Duble yol yapıldıktan sonra, buraya bir kavşak yapılmadı. Küçük bir cep ile  giriliyor. Çıkışını hiç sormayın. Bu köylerden gelen bir aracın  İstanbul istikametine çıkabilmesi  için, tel cambazından fazla çalışması gerekmektedir.

Geçen pazar bu köylerden gelen araçlar, ana yola çıkmak için bir  konvoy oluşturmuştu. Manisa'dan gelip buraya dönmek isteyenler yolun ortasında kaldılar. Bu arada İstanbul istikametinden gelip gidenler, son sürat  yollarına   devam ediyorlardı. 15 dakikada  kavşaktan dönene kadar bir kaza olmaması mucize idi.  O gün büyük bir kaza olmadı fakat, haftada bir iki tane küçük hasarlı kazaya şahit oluyoruz.

Her ne kadar  onlarca köyün giriş çıkışı olsa da, biz yine de  bu olmayan kavşağa, Üçpınar giriş, çıkışı  diyelim. Yetkililerin  bu  giriş, çıkışı incelemesini istiyorum. Yunt Dağı'nda  oturan  vatandaşlarımız yapılarından olsa gerek,  bazı bölgelerin insanı gibi istemesini ve yakınmasını fazla bilemez.  Temennimiz, yetkililerin bir büyük kaza olmadan  bu giriş, çıkışa bir çare bulmalarıdır.

HAFTA  TATİLİ  HAKKINDAKİ  KANUNDAN

 YOLA ÇIKARAK

Geçen gün gazetenin birinde, mecliste bir kısım   milletvekilinin bir kanun teklifini okudum. Milletvekilimiz çok çalıştığından olacak, hızını kesememiş. İsteyenlerin taşımak için  2, bulundurmak  için de 5 adet  silah  ruhsatı alabilmesi için bir kanun teklifi vermiş. Bu  Türkiye'de ki  cinayetlerin ve kavgaların artmasından başka işe  yaramaz. Fakat  benim  üstünde durmak istediğim konu bu değil. Bu  teklifi şimdilik bir kenara koyalım.

Ben bir hukukçu değilim. Bu yüzden kanunlarımızın çoğunun çıkış tarihlerini bilemem.

Kanunlarımızın günün şartlarına ne kadar uygun olduğu,  ne kadar anlaşılır olduğunu uzmanları bilir.

Ben  belediyecilik anlamında  karşımıza  çıkan, günün gerisinde kalmış bir,  iki  kanundan bahsedeceğim.

Birincisi,  Osmanlı döneminde, kullanma sularının bir kısmı vakıflara aittir. Cumhuriyet döneminde,  bu  iki başlılığı ortadan  kaldırmak amacı ile, 1924 yılında bir kanun  çıkar. Bu kanun  ile,  vakıflar denetimindeki  sular  belediyeye devredilir. Yıllar önce vakıflarla, belediye arasında  çıkan bir anlaşmazlık konusu için o kanunu bulduk.   Bu kanunu günümüz Türkçesine çevirmek için büyük çalışmalar yaptık. Bana göre kullanma süresi geçmiş olan o kanun yürürlükteydi ve belediyelerin elini, kolunu  bağlıyordu.

Bu hafta  belediyede   hafta tatili ruhsat konusunu incelerken, karşımıza  02 /01/1924 tarihinde bu konu için hazırlanmış bir kanun çıktı. Bu kanun çıktığında, Cumhuriyetimiz henüz 3 aylık bile yok. Aradan 86 yıl geçmiş, dünya değişmiş fakat, bizde bir iki küçük ilave hariç, bu kanun  neredeyse aynen yürürlükte.  Bu kanundan birkaç maddeyi alt alta yazıp ,üzerinde tartışmak istiyorum.

MADDE 1- On bin veya on binden fazla nüfusu havi şehirlerde alelumum fabrika, imalathane, tezgah, dükkan, mağaza, yazıhane, ticarethane, sınai ve ticari bilumum müessesat ve tevabiinin, haftada bir gün tatili faaliyet etmeleri mecburidir. (Özetle, yukarıda saydığı bütün işletmeler, haftada bir gün kapanmalı ve tatil yapmalıdır.)

 MADDE 2-  Resmi devairle, umumi, hususi, ticari ve sınai herhangi bir müessesede müstahdemini ve ameleyi haftada altı günden fazla çalıştırmak memnudur.

Maddeler böyle gidiyor.  Kanun çıktığında, muhakkak çalışanın haftada bir gün izin yapması esas alınmış.  Fakat bu iznin hafta içinde ayrı ayrı kullanılabileceği düşünülmemiş ve  işyerlerinin bir gün kapatılması ile sağlanacağı düşünülmüş. Bazı iş kolları,  Pazar tatili mecburiyetinin dışarısına çıkarılmış. Bu iş kolları da çobanlık, balıkçılık, nalbantlık, samancılık  gibidir.  1936  yılında,  tatil günü çalışabilecek kurumlara ilaveler yapılmış.  Bir de hatırlatma  yapalım,  1935 yılında hafta tatili Cuma gününden, Pazar gününe alınmıştır.

Bugün, 1924 yılında çıkan bu kanun çerçevesinde, ne bir giyim mağazası, ne bir berber, ne de bir ayakkabıcı dükkanı,  Pazar günü dükkan açamaz. Hatta fabrikaların çoğu, Pazar günü çalışamaz.Bunu neden mi yazdım? Çağrım milletvekillerinedir. Silah ruhsatı olanların taşıyacağı silah adetini arttırmak yerine, günün şartlarının çok gerisinde kalmış bu kanunları günün şartlarına uygun hale getirmek için teklif vermeleridir.  Bu  günkü  şartlarda, berbere Pazar günü dükkan açmak yasaktır. Pazar günü düğünü olacak gelinin, Cumartesiden  saçını yaptırması gerekmektedir. Gelin adayımız, saçı bozulmasın diye herhalde  cumartesi akşamı uyumaz  ya da Pazar günü düğün yapılmaz.Ben biraz eski günlerin konuşmalarını anmak, hem de bir Pazar ruhsatı almak için  neler yapılmasını anlatan , bu kanunun başta iki maddesini yazmıştım. 14 Maddeden oluşan bu kanunun her maddesini yazıp başınızı ağrıtmak istemiyorum. Bana  dili ile de ilginç gelen  8. maddesini  yorumsuz yazacağım.  Bu gibi kanunlar günün şartlarına uygun hale getirilmeli mi? Yorum okuyucularımızın olsun.

MADDE -8 :  İşbu kanunun ahkamı istisnaiyesinden  istifade etmek isteyen müesseselerin  sahip veya müdiri  mes'ullerinin  mahalli belediye meclislerine müesseselerin nevi, evsaf ve şeraitini ve istihdam ettikleri memurin ve amele miktarını mübeyyin bir beyanname vererek ruhsatname almaları lazımdır. Belediye mıntıkalarından hariç bulunan müesseseler  en yakın belediyelere müracaat ederler. Ruhsatnameler bir sene için muteberdir.

 REFERANDUM   TÜRKİYE'NİN 
ÖMRÜNÜ  UZATACAKMIŞ!!!!!

AKP Genel Başkan Yardımcısı ve Manisa Milletvekili Hüseyin  Tanrıverdi'nin  açıklaması, gazetelerimizde bu başlıkta çıktı. Düşüncem  sayın milletvekilinin,  "REFERANDUM  TÜRKİYE'NİN ÖMRÜNÜ UZATACAKTIR.''  sözünü söylemeyeceği, bunun bir yanlış anlama olduğu doğrultusundadır.

Yoksa   ülkemize ömür biçmek, yalnız düşmanlarımızın dileği olabilir.                               ******         ******        *****








MEHMET GÜZGÜLÜ               Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



SARIMSAKLI

12.08.2010


 Bu yaz bir haftalığına da olsa, gençliğimin yazlarını geçirdiğim  Ayvalık Sarımsaklı'ya  gittim.  Kısmette  yazın en sıcak günlerini Sarımsaklı'da geçirmek varmış. Denize girerken yıllar gözümün önünden geçmeye başladı.

Yıl 1974. Kıbrıs'a  Türk Ordusu çıkarma yapmıştı. Sarımsaklı'da hayat devam ediyor. Sahil de askerler mevziler oluşturmuştu. Komutanlar vatandaşı denize girmeye teşvik ediyor, silahların  gölgesinde denize giriyorduk.

Akşam olunca Sarımsaklı'da ki üç-beş binanın ışığı yanıyordu. Sarımsaklı'nın karşısında  Ege Denizi'ndeki büyük Yunan adalarından Midilli bulunur.  Midilli'de gece hayat durur, bir tek ışık yanmazdı. Ada karanlıklar içindeydi. Yalnız gece mi? Gündüz bile denize giren kalmamıştı, turistler adayı çoktan terk etmişlerdi. Nedense ilk bu sahneler aklıma gelmişti.

Sarımsaklı'nın önce isminden başlayalım. Halk arasında Sarımsaklı diyen bulamazsınız. Resmi kayıtlarda Sarımsaklı olan ismi, halk arasında  Sarmısaklı'dır.  Belki bu satırları okuyan sizler bile, 'Ben de  Sarmısaklı olarak biliyordum' diyeceksiniz.  Sarımsaklı  14 km'yi  bulan kumsalı ile ( MİT kampından Altınova'ya uzanan kumsal) dünyanın üçüncü  kesintisiz uzun kumsalıdır.

Benim hatırladığım, 70'li yılların ikinci diliminde,  sahilde resmi dairelerin  dinlenme  tesisleri bulunurdu. Bunların dışında iki tane de özel plaj vardı. Bu özel plajlarda bir restoran, soyunma kabinleri ve duşlar bulunurdu. Bu plajlara girmek, ücret anlamında her babayiğidin harcı değildi. Çok büyük bir alanı kaplayan Karayolları tesislerinin yanında, yine Karayolları'nın halka açık kumsalı bulunurdu. Günü birlik , çoğunlukla kamyonlarla gelen vatandaşlar buradan denize girer, çadırlar da bu kumsala kurulurdu. Bu kumsalın arkasında  bazı Ayvalıklı arkadaşların evleri ile bazı pansiyonlar bulunurdu. 

Çamlık'ta bulunan Berk Otel'in sahipleri buraya, Büyük Berk Oteli adıyla  zamanına  göre büyük bir otel yapmışlardı. Yıllar sonra ülkemizde öyle büyük oteller yapıldı ki, Büyük Berk Oteli şimdi gözümüzde küçüldü. Ayvalık'a  film çevirmeye gelen  sanatçılar o zaman bu otelde kalırlardı. İlk defa  yabancı büyük turist grupları  bu otele geldiklerinde  görmüştüm. Sahilde karşılaştığımızda  yabancılarla çat pat   İngilizce  konuşmak  en büyük hobilerimizden biri idi. Demirperde ülkelerinden, bilhassa  Polonya'dan çok turist kafilesi gelir, bunlar da  şahsi eşyalarını ucuz, pahalı demez satarlardı.  Fotoğraf  makinesi, şemsiye, çakmak, yağmurluk en gözde satılan mallardı.

Nereden nereye? Bu gün ülkemizde pazarlarda bile çok ucuza bulunan  bu malları almak için, insanlar birbiri ile yarışırlardı.

Kumsalın arkasında birkaç tane,  barakadan yapılmış, derme çatma  restoran vardı. Bu restoranlardan biri de, o yıllarda Altay'da top oynayan Küçükköylü  Erol'a aitti. Kardeşi Hayrettin'i  daha sonra Türkiye , Galatasaray kalecisi olarak tanıyacaktı. Bulaşıkta duran Hayrettin'i maça götürdük mü, Erol Abi'den bol fırça yerdik. 

Bu restoranda   devamlı oturan  bir zat vardı. Bu kişiye restoran sahipleri önem verir, ilgi gösterirdi. Zamanla bu adamla tanıştık, Sarımsaklı'nın bağlı bulunduğu Küçükköy Kasabası'nın muhtarı idi. Bu lokantalar çalışma iznini muhtardan alıyorlarmış, muhtarın kasılarak oturuşunu hiç unutmam. 

Yıllar geçmiş, Küçükköy  belediye olmuş ve Sarımsaklı'nın planlaması da bu beldeye bağlanmış. Bu yazıyı yazma nedenlerimden biri de budur. Bir köy önce  belde belediyesi oluyor, olmayan elemanı ve bütçesi  ile dünyanın en güzel  sahillerinden birini planlıyor. Bu işte bir yanlış olduğu  baştan belli oluyordu. Maalesef  bu böyle başladı, böyle devam ediyor. Bugün yaz aylarında  100 bin civarında bir nüfusu barındıran bu bölge, plansızlıktan, düzensizlikten mahvolmuş durumda. Bu kadar büyük nüfusa ulaşmış bu bölgede, kanalizasyon sistemi yok. Evlerin arasında  sahile yürüdüğünüzde,  hemen hemen  her sokakta  lağım çeken vidanjörleri  görebilirsiniz.

Planlamadan önce yapılan oteller  ile  sokakların bazıları çıkmaz sokaklar oluşturmuş.  Belediye kendi imkanları ile çöpleri toplamaya çalışıyor fakat,  çöpleri topladıkları   çöp toplama alanlarını, doğayı nasıl mahvettiğini düşünmek bile istemiyorum. Burada belediyeyi falan suçlamıyorum. Nüfusu  3 bin kişiyi bulmayan bir belde belediyesinin gücü  elbette  bu planlamaya yetmeyecekti. Buna rağmen yaptıkları kapalı pazaryeri, yapılabileceklerin en güzellerindendi. 

Bir de Cuma namazından  bahsedeyim. Bir büyük camisi var. Ben o kadar kalabalık Cuma namazını Kocatepe'de  kılmadım.

Maalesef  Sarımsaklı'nın  sorunu bir çok sahil kasabası ile  aynı. Yazın binlerce insanın yaşadığı bu bölgelere belediyeler hem ekonomik olarak, hem de  teknik olarak  yetememektedirler. Ülkemizi yönetenler, yazın  nüfus yoğunluğu çok artan bu bölgelerin yönetimlerine ayrı bir destek vermelidir. Unutmayalım ki, yanlış yapılmış bir şeyi düzeltmek, yeni yapmaktan daha zor ve pahalıdır. 



                                  ******        ******          ******


MEHMET GÜZGÜLÜ                 Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız




ANAYASA  DEĞİŞİKLİĞİ   İŞİNE GELİNCE
04.08.2010




 1982 Anayasası'nın geçici 15 maddesi(nasıl geçici ise 28 yıldır aynı yerde duruyor.) şöyle diyor:GEÇİCİ 15. MADDE: "12 Eylül 1980 tarihinden, ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanı oluşuncaya kadar geçecek süre içinde, yasama ve yürütme yetkilerini Türk milleti adına kullanan, 2356 sayılı Kanunla kurulu Milli Güvenlik Konseyinin, bu Konseyin yönetimi döneminde kurulmuş hükümetlerin, 2485 sayılı Kurucu Meclis Hakkında Kanunla görev ifa eden Danışma Meclisinin her türlü karar ve tasarruflarından dolayı haklarında cezaî, malî veya hukukî sorumluluk iddiası ileri sürülemez ve bu maksatla herhangi bir yargı merciine başvurulamaz.

Bu karar ve tasarrufların idarece veya yetkili kılınmış organ, merci ve görevlilerce uygulanmalarından dolayı, karar alanlar, tasarrufta bulunanlar ve uygulayanlar hakkında da yukarıdaki fıkra hükümleri uygulanır."

Bu  maddeden neden başladık.  Çünkü bu madde durdukça ihtilal'i  yapanları , onların  emrinde çalışanları kimse yargılayamaz , hatta gündeme getiremez.

Bu  sakıncalı maddeyi kaldırmak ve 12 Eylül'cüler'in yargılanabilmesinin  önünü açmak için 1995 yılında rahmetli Alpaslan Türkeş ve arkadaşları Meclis'e önerge vermişlerdi. O gün iktidarda Tansu Çiller-Necmettin Erbakan iktidarı mevcuttu. Tansu Çiller önergeye destek vereceğini söylerken, Necmettin Erbakan  ve arkadaşları bu önergeye karşı çıktılar. Erbakan ve arkadaşlarının desteği ile 12 Eylülcüler'e yargı yolu açılamadı.  Bugün AKP içinde politika yapan bir sürü insanda bu sorumluluğun içindedir.  Her ne kadar söz Demirel'e aitse de politikada ''Dün dündür, bu gün bugündür'' sözü bütün politikacıların desturu olmuş. Dün  12 Eylülcüler'in yargı önüne çıkmasını önleyen zihniyet ,  bugün anayasada kendi işlerine gelen değişiklikleri yapmak için,  12 Eylül'den nemalanmaya çalışmaktadır.

 Anayasada samimi olmadıkları, YÖK ve Cumhurbaşkanı'nın yetkileri konusunda takındıkları tavırlarında görünmektedir.

Ahmet Necdet Sezer  zamanında cumhurbaşkanlığının fazla  yetkilerinden şikayetçi olanlar, Cumhurbaşkanlığına  kendi düşüncesinden  biri gelince  hallerinden çok memnunlar.Aynı uygulama  12 Eylül ürünü olan YÖK'te de yaşanmadı mı? YÖK'ü yerden yere vuran , gece gündüz  zararlarını  anlatan zihniyet , YÖK kurumunu ele geçirince  ağzını açmaz oldu. Televizyon, televizyon dolaşıp YÖK'ü eleştirenler, o konuda ağızlarını açmaz oldular.

Şimdilerde ise  Silahlı Kuvvetler'i yermek ve anayasayı değiştirmek için  televizyonlardaki yerlerini alır oldular. Hele onların içinde bazıları var ki, 12 Eylülcüler'in başı Kenan Evren'i  yatlarında nasıl ağırladıklarını,  zamanında gazetelerdeki köşelerinde  ballandıra, ballandıra anlatmışlardı.

Nazlı Ilıcak ve Mehmet Barlas'ın Kenan Evren için düzdüğü methiyeler gazete arşivlerindedir. Benim en çok dikkatimi çeken de, 12 Eylül öncesi aşırı solda olup,Türk insanının bütün değerlerine  saldıranların bugün liberal  kimlikle ortaya çıkıp yine Türk  insanının bütün değerlerine saldırmalarıdır.

Dün  YÖK aleyhine binbir yazı yazan Mehmet Altan, bugün bu konudan bahsetmemektedir. Bugün hedefte askeriye vardır, saldırı şu anda yalnız onadır. Elbette  TSK'da  da değişmesi gereken  yanlış uygulamalar vardır. Bunların değişmesini istemek farklıdır, TSK 'yı yıpratmak farklıdır.

8 sene iktidarda olup bir gün bile 12 Eylül aleyhine konuşmayanların bu hızlı dönüşü, kimseye inandırıcı gelmiyor.  Ülkeye yarayacağı için değil, kendi işine gelince o işi yapmak  samimiyetsizlikten öte bir şeydir.


OYUNA GELMEYELİM, BİZ BİR BÜTÜNÜZ….

Çin'de yazı dili bir olmasına rağmen, altmışa yakın lehçe farkı vardır. Orada yaşayan milyarın üzerindeki insan kendini Çinli sayar.

Biz, aynı topraklarda yıllarca yaşamış, birbirinden kız almış vermiş, kısaca akraba olmuş bir milletiz. Hepsinden önemlisi de, hepimiz aynı kıblede namaz kılıyoruz. Aynı imam namazımızı kılıp, cenazemizi defnedebiliyor.

Bugün ülkemizin birçok yerinde çıkan çatışmalar bana eski günleri hatırlattı.1978 yılında Adana Düziçi Öğretmen Lisesi'nde öğretmenlik yapıyordum. Oda arkadaşım Mustafa, Maraş ili Pazarcık ilçesindendi. Haberleri izlerken Pazarcık ilçesinde toplu olayların başladığını duyduk. Mustafa hemen Pazarcık'a gitmek istedi. Onu yalnız  bırakmayalım diye, izin alıp ben de onunla Pazarcık'a   gittim. Pazarcık'a vardığımızda olaylar biraz durulmuş, jandarma olaya el koymuştu. Bu sırada her yerde savaştan çıkmış gibi yanmış, yıkılmıştı.  Mustafalar'ın iş yerlerinin bir kısmında zayiat vardı, canlarında kayıp yoktu. Ailesinin baskısı ile biz ertesi gün Düziçi'ne geri döndük. Pazarcık'tan aklımda kalan, yanmış yıkılmış yerler ile ana caddenin ortasından geçen biriket duvar idi.Aradan yıllar geçti, birkaç yıl evvel Mustafa benim telefonumu bir yerden bulmuş ,aradı. Yıllarca biriken hoş beşten sonra Pazarcık'tan aklımda kalan, yolun ortasından geçen biriket duvarı sordum. Duvar, muvar kalmadı, her şey düzeldi. Artık kız bile alıp veriyoruz dediğini hatırlıyorum.

Yine bir oyun oynanıyor. Bu sefer dikkatli olalım. Akan kanla hiçbir şey düzelmez. Bizim ülkemizde geçmişte Alevi – Sünni  oyununu ortaya koyanlar, şimdi Türk –Kürt  kavgasını yaratıyorlar.  Dörtyol ve İnegöl son olsun. Olaylar sürerse biz üzülürken, bu işi  planlayan hainleri sevindi




                                             ******        ******        ******





MEHMET GÜZGÜLÜ                         Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız



RAMAZAN DAVULU
21.07.2010

Sünnet  ve  farzları adet ve geleneklerden ayıramamak.  Dinimizin sorunlarından biri de budur. Bazı gelenekler, dini kurallar haline gelmiş. Bazen de dinin yasakları, çok dindar olduğunu söyleyen kişiler tarafından  görmemezlikten gelinmiş. Kan davası, bizzat Peygamberimiz  tarafından  defalarca  yasaklanmıştır. Veda hutbesinde bunu  açık açık görürüz. Gelenek ve göreneklerin yaşam tarzı  olduğu  bazı bölgelerimizde , kan davası hala maalesef devam etmektedir. İşin acıklı yanı,  Cenab-ı Hakk'ın yasakladığı işi   yaparken,  tetiği Bismillah diyerek çekmeleridir.

Bu konuya nereden girdim  derseniz, başlıktan belli olur. Ramazan davulu artık eski aktif vazifesini yapmamakta, geleneğin bir parçası olarak devam etmektedir. Artık uykudan uyandıran, saat gibi, telefon gibi aletler her evde vardır. Günümüzde çok da  zevkli bir nostalji olmayan ramazan  davulu, sahurdan iki saat önce çalmaya başlıyor.  Sahura kalkmak için saatini kurmuş vatandaşı iki saat önceden uyandırıyor. Bir de hastaları, çeşitli nedenle oruç tutamayanları  düşünürsek, davul bir eziyet haline de gelebiliyor.

Bu konuyu  değişik  sohbet  ortamlarında  gündeme  getirdim. Hemen hemen çoğunluk, davul olayının İslamiyetle ve oruçla bir ilgisinin olmadığı, bu geleneğin artık görevini tamamladığı, kalkması gerektiğini görüşüne katıldı.  Fakat mahalle baskısının fazlalığından mıdır nedi, çok kişi, 'Değişecek çok şey var,  bu konunun şimdi sırası mı' diye  geçiştirdi. Ben de okuyucunun düşünce havuzuna bu konuyu atıyorum. Size göre Ramazan Davulu uygulaması artık kalkmalı mı, Zamanı geldi mi? Manisa,  yüzyıldır  gelen  kandil  eğlencelerini (bazılarının tabiri ile çıtır, pıtır gecesini.) kötü ve tehlikeli hale  geldiği  için kaldırmadı mı? Kandil gecelerinde patlatılan  torpillerden, Manisa'da çok kişi parmaklarının bir kısmını kaybetmişti. Kandil eğlencelerindeki yangınlar da işin başka bir kötü yanı idi. Yalnız Manisa'ya has bir adet olan kandil kutlamaları, bize Saruhan Beyin Manisa'yı  fethinden kalmış bir adetti. Tehlike arzedince, bu gelenk te tarih oldu. Sahurda davul çalma adeti konusunda benim  en büyük korkum, biz bu  durumda kararsız kalırken,  yarın Avrupa Birliği şartlarına uymuyor diye yabancıların isteği ile  sahurda davul  kaldırılırsa üzülürüm.

Osmanlı'da  yüzlerce yıl Cuma hutbesi Arapça okunmuştu. Cemaat'ın  çoğu, Arapça okunan  hutbeyi anlamasa da dinlerdi. Bazı hatıra  yazılarından  anladığımız gibi insanlar, Arapça hutbede makamdan makama geçen imamların camilerini gezmişler. Müzik dinler gibi hutbe  dinlemişler.Fakat dinimizde hutbe, Cuma namazının farzlarından biridir. Bu yüzden,  bu gün camilerimizde olduğu gibi hutbe Arapça dualarla başlamalı, fakat verilmek istenen mesaj, her ülkede kullanılan dil ile olmalıdır.

Hutbe konusunda bu noktaya nasıl gelinmiş, bu görüşü ilk  olarak savunanlara  neler denmiş?  Bizim tarihimizin fazla yazmadığı bu konuları araştıranların, bu değişikliği isteyenlerin  ne zorluklarla karşılaştığını görürüz. 

Bir daha düşünelim. Sahurda davul aynen çalınsın mı? Tamamen kaldırılsın mı? Yoksa nostalji olarak, ramazanın muhtelif günlerinde, iftar sonrası,  teravih öncesi  maniler okuyup, bahşiş toplayarak çalınsın  mı ?

EVİN  ALTINDA MEYHANE

Belediye Meclisi, bir grup içkili yerleri belli bölgelerde toplayalım diye düşünüyor. Bu yerin apartman altı olmaması, kontrollu, kolay yerler olmasını  istiyor. Bu yerleri,  kapalı çarşı ve futbol sahasının karşısındaki eski sanayi olarak  düşünüyor. (Önce yönetmelik çıkacak, ki çıktı. Bundan sonraki meclislerde de yönetmeliğe uygun içkili yer bölgelerini, yine belediye meclisi tespit edecek.) Bir başka grup, camilere 200 metre uzaklıkta olsun, nerde olursa olsun diye düşünüyor.Manisalı olarak siz ne düşünüyorsunuz?  Camiden 200 metre uzaktaki evinizin alt katında mı meyhane olsun istersiniz? Yoksa  üzerlerinde ev olmayan, belli bölgelerde mi? 


                               *****     *****      *****



  MEHMET GÜZGÜLÜ                       Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

BU   HAFTA
01.07.2010




Yaz sıcağından mı nedir , insanın  canı uzun yazı okumak da istemiyor, yazmak da. Birkaç haftadır  yazdığımız  kısa yazılara  gelen  tepkiler de, yazıların kısa olunca daha çok okunduğunu gösteriyor. 

 
GÖKMEN   BARIŞ

Manisaspor   en  sonunda hocasını buldu. Hakan Kutlu  yeni hocamızın, başarılı olması da en büyük temennimiz. Bence  keşke bir sürü isim ortaya   atılmadan,  Hakan hocanın ismi  etrafında kenetlenilse  daha iyi olurdu.  Hoca tecrübeli bir  isim  olsaydı ,  daha iyi olurdu diyenler de var . Onlara da  şunu hatırlatmak istiyorum.  Yılmaz   Vural  bu yıl Kasımpaşa'yı çalıştırdı,  tabiri caizse  show da yaptı. Aynı Yılmaz Hocanın  ligden düştüğümüz sene  Manisaspor'da  ki  başarısızlığı da hepimizin malumudur.  Doku   tutmadı mı  tutmaz.Ben Hakan Kutlu'nun  yanında Gökmen Barış'ın yardımcı  hoca olarak görev yapacağı için de sevindim.  Manisa'nın çocuğu olan Maltalı  Gökmen, yıllarca Manisamız'ı  45 numaralı forması ile birinci ligde temsil etmişti . Temennim Gökmen'in ,  Hakan Kutlu ile Manisa'da başarılı olmasıdır. Malta'dan çok  futbolcu çıkmıştı , artık sporcuların yanında  hocalarda çıksın ki, Manisalı sporcuların önü açılsın.

 HÜSEYİN  HOCAM

Endüstri Meslek Lisesi Müdürü Hüseyin Şimşek emekli oldu. Gazetelerden öğrendiğim bu haber ile bir devir kapandı. 44 yıl öğretmenlik , 35 yıl aynı okulda  müdürlük  kolay  kırılacak bir rekor  değil. Hasbelkader  Öğretmenevi  yönetim kurulunda beraber çalıştığım  hocama  yeni hayatında başarılar diliyorum.Bu rekor kırılamaz belki egale olur. Tahminim  buna  en yakın  aday Atatürk İlköğretim Okulu  Müdürü Mehmet Ali Gencur 'dur. Mehmet Ali Müdürümden  Cenabı Hakkın vereceği sağlıkla daha uzun  yıllar çalışmalar bekliyoruz. 

TARAFSIZ    GAZETECİLİK  !!!

MHP İl Başkanı Uğur  Üncü  25 mayıs günü  önemli bir açıklama yapıyor. Bu  beyanat    bir gazetemiz hariç bütün yerel  gazetelerde yer buluyor. Ertesi gün  bu açıklamalara  karşılık AKP İlçe  Başkanı'nın  açıklamaları var. Bir gün önce MHP İl Başkanı'nın açıklamasından bir satır dahi vermeyen,  tarafsız gazetemiz cevaba ön sayfayı ayırıyor.Ben tarafsız gazetecilik yapıyorum demekle tarafsız  olunmuyor. Demokrasilerde iktidar kadar muhalefet de önemlidir. Unutmayalım ki  iktidarlar bir gün gider, yenisi gelir.  Fakat yalakalık baki kalır.  

HOROZKÖYSPOR

Yokluk içinde büyük başarılar yakaladılar. Kendilerinden bütçe olarak çok güçlü takımları geride bıraktılar. Hem  amatörlerde , hem de gençlerde şampiyon oldular. Başkan Halil İbrahim Duman'dan eski futbolcu Ali ihsan'a. Takımı şampiyonluğa taşıyan  Sadettin Dülder Hoca'dan (Sado) Halim Şener'e,  Bu başarıda ismini saydığımız veya sayamadığımız herkesi kutluyoruz.Şampiyon olan diğer takımları değil de  neden  Horozköy  Spor'u  yazdık. Çünkü bu başarının arkasında kimi  Muş'tan ,  kimi Kütahya'dan , kimi Balkanlar'dan  gelmiş insanlar var.  Burada spor kardeşliği oluşmuş. Burada insanlar  etnik kökenleri  ne olursa olsun, yalnız Horozköy Spor'un  başarısı  için çalışmışlar.  Bu başarı her konuda kutlanır.

 NOT;  Horozköyspor da şampiyonluğu yakalayan Sadettin Dülger (sado), Atilla Özcan'ın  yanına  yardımcı hoca olarak Akhisarspor'a gitti. Manisalı hocalarımıza  Bank Asya liginde  başarılar dilerim. 

 

 
Ulti Clocks content

Döviz Bilgileri

- Alış 1.4994 TL
- Satış 1.5066 TL
- Alış 1.9241 TL
- Satış 1.9334 TL
TCMB Günlük Döviz Kurları

Anketler

Günlük yaşamınızda aşağıdakilerden hangisinden vazgeçemezsiniz?