Telif Hakkı © 2010 Manisa Haber Gazetesi. Tüm Hakları Saklıdır.
| TEZCAN KARADANIŞMAN |
| KOSE - KOSE | |||
|
31.08.2010 Kardeşim gibi bildiğim dostum, arkadaşım Ahmet'i kaybetmenin üzüntüsü içindeyim. Ama tesellim, 'Her fani eceli tadacaktır' emridir. Allah'ın takdiri tecelli etti. Kendisine Allah'tan rahmet ve mağfiret, kaybetmenin üzüntüsü içerisindeki İmren Hanım'a, oğlumuz Savaşan'a ve kızımız Nihan'a ve diğer aile efradına başsağlığı dilerken, sabırlar vermesini Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim. Ahmet'im, seni anlatmaya nereden başlayayım bilemiyorum. Alaşehir'den geldiğinden itibaren seni tanıyorum. Gerek siyasi hayatında, gerek sosyal hayatında ve gerekse iş hayatında hep doğrulardan yana, haklı ile birlikte oluşunu hep haddimi aşarak takip etmişimdir. Hep kırılmayı eğilmeye yeğlediğinin canlı şahidi benim. Doğru bildiğini gerek yazarak, gerekse uygulayarak hep gösterdin. Seni uzun uzun anlatmaya şu üzüntülü halim el vermiyor, zaten gerek de yok. Seni herkes benim gibi, hep doğru, dürüst biliyor. Ne mutlu sana, ardında böyle bir iz bırakıp gidiyorsun. Cennet mekanın olur inşallah. MANİSA BİZİMDİR.
24.08.2010 Sanki dün gibi… Geçen yıl, bu yıl olduğu gibi bir süreliğine aranızdan ayrılacağımı yazmıştım. Bu yıl da aynen, bir süre istemiştim. Onun da sonu geldi ve artık buluşuyoruz. Elimizden geldiği, aklımızın yettiğince, bildiğimiz ve hatırladıklarımızı sizlere nakil etmeye devam edeceğiz. Bu vesileyle gecikmiş de olsa, mübarek Ramazanlarınızı tebrik eder, hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hak'tan niyaz ederim. Geçenlerde televizyonlardan birinde Sultan Ahmet Camii Minaresi şerefesinden bir röportaj yapılırken gördüm. İlgimi çekti. Konu, mahya ile ilgili idi. Mahya ustası, mahyaların nasıl yapılıp asıldığını tatbiki olarak anlatıyor ve eski mahyacılığın günümüzdeki yapılanlara hiç benzemediğini söyledi. Eskiden mahyaların iki minareli camilerin hemen tamamında muhtelif renkli boncuk ve zeytinyağı kandilleri ile yapıldığını ve eski arap harfleriyle Allah, Muhammed, bazı remiz olan harfler, yine belli başlı ifadeler ve özellikle gül, karanfil, lale gibi çiçeklerle donatıldığını anlattı. Mahyacılık, Sultan 1. Ahmet döneminde başlamış, ilk olarak Fatih Camii'ne asılmış ve daha sonra İstanbul'un iki minareli camilerinde asıldığı gibi, tek minareli camilerinde de yukarıdan aşağıya sarkıtılarak asıldığını, o röportajda öğrendim. Hatta iş o kadar rağbet bulmuş ki, Üsküdar'daki Mihrimah Sultan Camii'ne tek minaresinin yanına ikinci minare eklenmiş. Demek oluyor ki, Osmanlı döneminde mahya, çok rağbet bulan bir sanat olayı olmuş. Şimdi gelelim Manisa'ya… Şehrimizin iki sanat eseri olan iki minareli camileri Sultan ve Muradiye Camilerine de İstanbul'dan gelen mahyacı ustalar tarafından mahya asıldığını, yine İstanbul'da olduğu gibi birer sanat eseri olduklarını, rahmetli Keşfi Hoca'dan bir çok kere dinlemiştim. Yine Allah, Muhammed gibi yazılar veya tersli yüzlü 'Hu' ve diğer bazı harfleri ve yazıları yazdıkları gibi, çiçek desenleri de yaptıklarını söyler, günümüzde bu güzelliklerin yapılmayışına hayıflanırdı. Söz kandilden açılmışken…Hatuniye Camii'nin banisi Hüsnüşah Hatun. Vakıfnamesinde, yine Keşfi Hoca'dan öğrendiğime göre, farz-ı muhal olarak, yani olmaz ya, şayet olursa, "zeytinyağının okkası bir paraya dahi çıksa, benim camimin minarelerinde kandiller yine yanacaktır" diye yazmış. B ifadeden yola çıkarsak, zeytinyağının litresi bugün 7 TL. Bir para, kuruşun kırkta biri olduğuna göre, aradaki farkı siz bulunuz. Ama artık camilerde zeytinyağı kandili yanmıyor. Pırıl pırıl elektrik ışığı var. Yalnız İstanbul'da bütün tarihi eserler, geceleri pırıl pırıl ışıldarken, bütün cami minarelerinde mahyalar sık sık değiştirilip asılırken, o payitaht İstanbul'a Cihanşümul padişahlar yetiştiren, söz sırasında Şehzadeler Şehri diyerek övündüğümüz Manisa'da, bir zamanlar Sultan Camii minarelerine asılıp orada unutulan Mesir yazısı, daha sonra Muradiye Camii'ne asılan 'Ya Allah', Sultan Camii'ne asılan 'Ya Muhammed' mahyaları epey bir süre asıldı, camilerin restorasyonu sırasında indirildiler. Bu defa yukarıda sözünü ettiğim İstanbul'daki gibi ışıklandırıldılar. Ama, aması var. Önceleri pırıl pırıldı. Şimdi bozulan ampullerin yerine yenileri takılmayınca, alacalı dana gibi yanıyor, bazıları hiç yok. Böyle mi olmalı? Hayır. Aynı İstanbul'daki gibi, hiç değilse Ramazan'da ve milli, dini bayramlarımızda olsun, bu tarihi eserlerimiz ışık huzmeleriyle donanmalı, Şehzadeler Şehri diye övündüğümüz şehrimize yakışanı yapıp, yalnız mahya ve ışıklandı5rma değil, diğer her düzenlemede de daima iyi düşünüp; iyi uygulamalıyız. MANİSA BİZİMDİR… ****** ***** ******
22.06.2010 Nikah, dünyada yaşama düzeni kurulup insanların topluca yaşamaya başladığı günden günümüze insan hayatının en başlıca düsturu olmuş, nizamın tesisi ve zürriyetin meşruiyet içinde devamı için bütün toplumlar, gerek çok tanrılı dinlerde, gerekse semavi din dediğimiz tek Allah'a inananlar tarafından hep devam edegelmiştir. İslam dinimizde de nikahı Allah'ın en başlıca emri olarak uygulamış, Cumhuriyet öncesi Osmanlı'da da eynı emre uygun olarak nikah kıyılmıştır. Osmanlı döneminde öyle zannedildiği gibi mahallenin imamı tarafından rastgele değil, kadıdan alınan bir izinname sonucu nikah akdi gerçekleşiyormuş. Zaten bilindiği gibi nikah, iki tarafın buluşup aralarında yaptığı bir akittir (antlaşma). İki kişi bir araya gelse iki şahitle birlikte, 'Ben seni aldım, 'Ben de sana vardım' deseler nikahlanmış olurlar. Ancak günümüzde Cumhuriyet ile birlikte kabul edilen Medeni Kanun mucibince, şehirlerde belediye başkanları veya başkanın tayin edeceği nikah memurları tarafından, köylerde de köy muhtarları tarafından icra ediliyor.Günümüzde yasaklanmış olmakla birlikte, özellikle Anadolu'nun birçok yerinde, imam nikahı denilen, aslında dini nikah olan bu usul ile evlilikler devam edegelmektedir. Halbuki bu evliliklerin, özellikle sağlık yönünden ve sosyal haklar bir çok mahzuru vardır. Ama nedense halkımızın bir bölümü kolayca bu tarz nikah ile evliliklerini sürdürüyorlar.Bu kadar girişten sonra, nikahların nerelerde ve kimler tarafından kıyıldığından söz açalım. Maalesef kıymetini bilemediklerimizden olan, yıkıp yok ettiğimiz şimdiki Milli Egemenlik Anıtı'nın bulunduğu yerde, asar-ı atika belediyemizin alt katındaki büyükçe bir odada nikah memuru Haydar Efendi tarafından kıyılıyordu. Haydar Efendi dediğimiz kıymetli zat, çok uzunca yıllar nikah memurluğu yaptı ve binlerce nikah kıydı. Kendisi çok renkli bir simaydı. Çocukla çocuk, büyükle büyük olur, nikah kıyarken de ince ince nükteler yapar, ama çok hızlı konuştuğundan ne söylediği pek anlaşılamazdı. Dediğim gibi, çok uzun yıllar yaptığı nikah memurluğundan emekli olan Haydar Bey, ömrünün sonuna kadar itibarı ve şerefi ile yaşadı. Allah'ın rahmeti üzerine olsun. Nikah memurları, tıpkı diğer daire müdürlüklerinde olduğu gibi herkes tarafından tanınır, sevilir ve sayılırdı. Çok popüler kişilikleriyle yaşadılar. Haydar Bey'in ardından Hikmet Bey nikah memuru oldu. Hikmet Tezcan uzun yıllar bu görevini sürdürdü. Yine Haydar Bey'de olduğu gibi, görev bilinci içinde çalıştı. Benim de nikahımı Hikmet Amca kıydı. Benimle ve benimle olduğu gibi herkesle iyi münasebet içinde oldu. Emekli olduktan sonra, emlakçılık yaparak hayatını sürdürdü. Kendisini rahmetle ve saygıyla anıyorum.Hikmet Tezcan'dan sonra nikah memurluğuna Muzaffer Aloğlu getirildi. Muzaffer Ağabey, amcası Yusuf Efendi ile birlikte Mimar Sinan Mahllesi'ndeki fırını çalıştırırken, ne oldu, nasıl oldu ise, fırından ayrılan Muzafer Ağabey, Manisa Belediyesi'ne zabıta olarak girdi. O zamanlar zabıta memurları da çok tanınmış kişilerdi. Amirlerine Çarşı Ağası denilirdi. Muzaffer Bey de, motosikletli zabıta memuru olarak namlandı. Çok vazifeşinasdı. Görevini hiç kötüye kullanmadı. Bir süre sonra nikah memurluğuna getirildi. Muzaffer Bey, kendi koyduğu kanunlarını uygulamaya geçirdi. Mesela, nikah salonuna çocuk sokulmasını yasakladı. Nikah kıyımı sırasında gerek gelin-güveyi, gerekse davetli ve şahitleri ayağa kaldırıyor, merasimi ayaktayken icra ediyordu. Ayrıca, nikahın yalnız ve ancak nikah dairesinde kıyılacağını savunuyordu. Gazinoda, düğün salonunda, otelde nikah kıymamak için çok direndi. Belediye Başkanı kıyarsa, ancak o zaman daire harici nikah kıyılıyordu. Ertuğrul Dayıoğlu Belediye Başkanı seçildiği zaman, İtfaiye teşkilatına kesilecek teberru makbuzu mukabili, dışarıda nikah kıyılmaya başlandı. Dayıoğlu başkan olunca, ben de belediye meclis üyesi, ardından da encümen üyesi seçildim. Muzaffer Ağabey beni nikah dairesine davet etti. Salon harap hale gelmişti. Badana boyası, ayrıca tuvaletleri perişandı. Kapıların alt kısımları suntadan olduğundan çürümüş, hiçbir işe yaramaz hale gelmişti. Benim de katılımlarımla salon oldukça elden geçirildi, bakımlı hale geldi. Muzaffer Ağabeyi saygıyla ve rahmetle anıyorum. Oğlumun nikah muameleleri ile ilgili nikah memurluğuna gidişimde hatırladığım insanlığın başından günümüze makbuld bir görev olan meslek erbabı amcalarımızı, ağabeylerimizi, bu arada isimlerini hatırlayamadığım görev yapan kardeşlerimizi de anıyorum. Nikah memurluğuna gidişimde gördüğüm çok yoğun bir çalışmayla karşılaştım. Gerek genç nüfusumuzun oluşu, gerekse şehrimizin nüfus patlamasına uğraması sebebiyle olsa gerek, bu hızlı çalışmayı gerektiriyor. Bir de ayrıca, rahmetli Muzaffer Aloğlu'nun kuralları terk edilmiş, yerine günün her saatinde, her mekanda nikah kıyılıyor. Ve yine gördüğüm kadar, günün her saatinde ve haftanın her gününde nikah var. Bu ulvi görevi uygulayan nikah memurumuz Nurettin Başkurt ve personeline, Allah'tan gayret kuvvet temenni ediyorum. Değerli okuyucularım, işlerimin yoğunluğu nedeniyle yazılarıma bir süre ara veriyorum. En kısa sürede buluşmak dileğiyle. MANİSA BİZİMDİR.
|
TEZCAN KARADANIŞMAN
