| UĞUR DÜNDAR |
| KOSE - KOSE | |||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
|
Türkiye ekonomisinin kalıcı sorunlarının çözülmesi için, uzunca bir süre hükümetlerin başka bir uğraş konusu olmaması gerekiyor. Ekonomik sorunların çözümü ile ilgilenen mercilerin talepleri, gündemin yoğun olduğu dönemlerde geri planda tutulabiliyor. Son örnek "mali kural". Mali kuralın ortaya çıktığı dönemde Avrupa ekonomilerinin bir çoğunda kamu açıkları dikkat çekiyordu. Tam da bu ortamda, Türkiye'nin sıkı maliye politikası uygulama eğilimini bir yasal düzenlemeyle taçlandıracak olması, Türkiye'ye müthiş bir kredibilite sağlayacaktı. Referandum konusu yine rol çalarak, mali kuralı sonbahara bıraktı. Açıklamalara bakılırsa, Meclis açıldığında mali kuralın yasalaşacağı yönünde bir garanti de verilmiyor. Ekonomik sorunların çözümünde hem iç hem de dış dünyaya gerekli güveni aktarabilmek için devamlılık sorunumuz var. Ekonomiyi medeni standartları olan teknik bir konu haline getiremedik. Bu konuyu bir kaç kez yazdım. 2006 yılının Mayıs ayından beri düzenleme gereğini hatırlatan iktisadi denge, 2007 yılında Cumhurbaşkanlığı seçimi, 367 tartışmaları, referandum süreci gibi önemli de olsa tüm bürokrasiyi ve siyaseti meşgul etmesi gerekmeyen tartışmalarla kaybedildi. 2008'de kapatma davası Türkiye'yi meşgul etti. Aynı yıl başlayan kriz ekonomiyi gündeme taşıdığında yapacak pek bir şey kalmamıştı. Yaraların sarılmaya çalışıldığı dönemde yerel seçimler önemli bir siyasi konu olarak başrolü kaptı. 2010 yılı da neredeyse tamamen tüm siyasi enerjiyi referandum odaklı hale getirdi. Referandum sonuçlandıktan sonra Meclis açıldığında da, 2011 yılındaki genel seçim hazırlıkları başlayacak. 2012'de eğer genel seçim sonucunda oluşacak tablo başka tartışmaları oluşturmazsa, Cumhurbaşkanlığı seçiminin yapılma ihtimali var. Görev süresi konusundaki tartışmalar şimdiden başladı. Demokratik bir ülkede yukarıda sayılan olayların hiçbiri, ekonomik sorunlarla ilgili çözüm üretilmesine engel değil. Ekonomi politikası ile ilgili görevli bakanlıklar, önceden programlanmış hizmetlerini yürütmeye devam eder, yeni gelişmelere ilişkin pozisyon alınması gerekiyor ise, hükümete gerekli önerileri yaparlar. Vergi düzenlemeleri, sosyal güvenlikle ilgili güncel gelişmeler zaten idari yollarla veya Bakanlar Kurulu nezdinde değerlendirilebilir. Çok önemli bir değişiklik öneriliyor ve siyasi otorite tarafından kabul ediliyor ise, TBMM'de önce Plan ve Bütçe Komisyonu'nda, sonra da Genel Kurul'da görüşülür. Her yıl hazırlanan bütçe bile, yeni yasal altyapıyla birlikte zaten Meclis'e gelene kadar, Maliye Bakanlığı'nın, DPT'nin süzgecinden geçerek, Orta Vadeli Plan'larda yerini bularak olgunlaşıyor. Meclis'teki bütçe görüşmelerinde bütçeyle ilgili görüşler değil, daha çok genel konularla ilgili düşünceler paylaşılıyor. Ekonomik sorunların çözümünde gündemde başkaca önemli bir sorunun bulunmaması gerekiyorsa, Türkiye'de ekonomik alanda kalıcı çözümler üretilmesini beklemek hayal olur. Hızlı, etkin, verimli bir ekonomi yönetimi, çek geniş bir konsesusa ihtiyaç göstermiyor. İktisadi tartışmaların toplumsal tartışma platformu içerisinde yer alamaması, ekonomi kaynaklı pek çok sorunun yol açtığı hasarların nasıl çözüleceği üzerine kafa yoran bir toplumu ortaya çıkardı. Zamanında gündeme alınmamış ekonomik sorunların etkisini, bugün tartıştığımız pek çok sorunun kökenini tartışan herkes kabul ediyor. İhtiyaç duyulan zamanlama hassasiyetine uygun bir iktisat politikasının üretilememesi, sanırım hükümetlerin karar alma mekanizmalarından kaynaklanıyor. Ekonomi gibi son derece ölçülebilir bir politika alanında, ayrıntılara bile liderlerin karar vermesi gerekiyor. Anayasa değişikliği ile yasal zemine kavuşturularak hayata geçirilmesi düşünülen Ekonomik ve Sosyal Konsey'in beklenen etkiyi sağlaması da, ekonomi yönetiminde lider sultasından vazgeçilmesi ile mümkün. Türkiye kadar büyük bir ülkede, bütçe hedeflerini, üç yıllık, beş yıllık projeksiyonları çizmesi beklenen liderden, ayrıntılara ilişkin performans beklenmesi doğru değil. Kriz dönemlerinin intibak maliyetini artıran bu anlayışın terk edilmesi, ekonominin uluslararası medeni kabullere uygun bir forma kavuşturulması gerekiyor. Önümüzdeki yıl yapılacak genel seçim öncesinde politize olması beklenen ekonomik tablonun sorunlara yol açmaması için, Merkez Bankası'nın özerkliğine riayet edildiğinde kazanılan başarıları gözlemlemek yeterli. Benzer şekilde Maliye Bakanlığı, Gelir İdaresi Başkanlığı, BDDK, SPK, Rekabet Kurulu gibi kurumların çalışmaları kamu görevinin ekonomik alanına ilişkin ipuçlarını yeterince taşıyor olsa gerek. Siyasi sorunların ekonomi yönetimine etkisi, sadece zamanlama konusunda kendini göstermiyor. İktisadi kararların yönünü ve boyutunu da etkiliyor. Bugünün dünyasında zamanlama konusunda eksik kalındığında, alınan veya alınmayan tedbirlerin anlamını yitirdiği uygulamalarla da karşılaşılabiliyor. ******* ****** ******* Ramazan, buğday fiyatlarında görülen artışla başladı. Son fiyat artışında Rusya'daki yangının da etkisi var belki de ama, asıl sorun spekülatörlerin etkisine açık bir fiyat oluşumunda. Bundan üç-beş yıl öncesine kadar, temel döviz değerlerindeki belirsizlik arttığında İsviçre Frangı, Japon Yeni gibi tarafsız ülkelerin para değerleri artardı. Tarafsız ülkelerin paraları, savaş, gerginlik, kriz durumlarında sığınılacak liman olurdu. Son yıllarda, sermaye piyasaları arasında fon çekme rekabeti, dış ticarette üstünlük sağlama gayretleri ile birleşince işler karıştı. Bir yandan enflasyonu düşük ülkelerdeki durgunluk, faiz hadlerinin düşürülmesiyle aşılmaya çalışılıyor. Hem enflasyon hem faizler düşünce, faizler daha hızlı düştüğü için, reel faiz de düşüyor. Kısa vadeli sermaye hareketlerini ülkelerine çekmek isteyen ülkeler, reel faizi yüksek tutsa, fon girişi nedeni ile ulusal para değerlerini yükseltmiş oluyor. Paralarını devalüe edenlerin de ihracatları artıyor ama, sermaye girişleri azalıyor. Anlayacağınız "aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık" durumu. Bunların tarım fiyatlarıyla ne ilgisi var demeyin. Spekülatif fon alım-satımı yapanlar açısından döviz değerleri arasında seçim yapmayı zorlaştıran ve farkları en aza indiren kısa vadeli sermaye hareketleri bakımından sorun büyük. Bir fiyatlama modeli tespit etmekte zorlananlar bakımından, tasarruflar arzı kısıtlı mallara yönelmek zorunlu hale geliyor. Bugün altının fiyatı hangi nedenle artıyorsa, kahvenin, kakaonun ve buğdayın fiyatları da az çok aynı nedenlerle artıyor. Fiyatları artan malların ortak özelliği, "emtia" olmaları. Özellikleri itibariyle, birbirine benzeyen ürünlerin birim fiyatlarının kolay tespit edilmesi. Gıda fiyatlarında fiyat artışının spekülasyonun dışında, talep artışı ile de ilgisi var. Sadece bugünün değil gelecekteki fiyatların da artacak olması öngürülüyor. Dünya'nın geliri kısıtlı, nüfusu yüksek bölgelerinde görülen nüfus ve gelir artışı, gıda tüketiminin geleceğine ilişkin öngörüleri etkiliyor. Dünya nüfusunun 2 Milyar kişiden fazlasını besleyen Çin ve Hindistan her yıl %10 oranında büyüyerek on yılda bir ikiye katlanıyor. Sadece bitkisel ürünlerde değil, Türkiye'de işlenmemiş gıdanın önemli bir unsurunu oluşturan et ve süt fiyatlarında da benzer fiyat artışı görülüyor. Bu kez Ramazan nedeniyle değil, "fiyatlar genel seviyesi" ndeki artış olarak görünüyor. Bir de bugünlerde tecrübe ederek öğrendiğimiz "küresel ısınma" olgusu, gıda fiyatları üzerinde ciddi bir baskı uyguluyor. Bütün bu şartları tarım ürünlerindeki fiyat artışı adını verdiğimiz kısa adı "agflasyon" gerçeğini ortaya çıkarıyor. Önümüzdeki yıllarda "agflasyon" kelimesini daha sık duyacağa benziyoruz. Çünkü küresel ısınma dışında, gıda fiyatlarına etki eden emtianın fiyatları üzerindeki saydığımız faktörler de devam ediyor. Döviz değerleri arasındaki nispi fiyatlama netleşmedikçe, sermaye akımları dalgalanmaya devam ettikçe –ki devam da edecek gibi- emtia piyasasının durumu kısa vadede değişmeyebilir . Ama, küresel ısınmanın etkileri daha kalıcı olabilir. Geçen yıldan bugüne özellikle hayvancılığın teşviki bakımından ciddi adımlar atıldı. Yeni teşvik sistemi bölgesel eşitsizliğin giderilmesi ve gıda güvenliği sorunlarını birlikte çözmek için farklı bir sistem kurguladı. Sanırım sonuçları da olumlu olacak. Et fiyatlarında görülen tırmanış ise, canlı hayvan ithalatının spekülatörler üzerindeki etkisi ile sınırlandırıldı. Ama, bu sorunlar konunun ne denli hassas olduğunu hatırlatmış görünüyor. Buna karşın, biz Türkiye ekonomisi olarak tarım ürünleri üzerindeki yukarıda sayılan faktörleri yeterince hesaba katıyor muyuz? Bu alanda bir projeksiyonumuz, bir alternatif senaryomuz var mı? Benim şahsen bildiğim kadarıyla yok. Ama kesinlikle olması gerekir, değil mi? Türkiye'de imalat sanayinin ara malı ithalatı bağımlısı sektörlerinde beklenen kura dayalı ihracat hamlesi beklenedursun, elimizdeki tarımsal kaynakları da uygun fiyatlama, uygun girdi maliyeti ve istihdam bakımından yedekleme imkanlarına sahip bir sektör olarak ciddiye almaya devam etmeliyiz. Borsadaki yukarı yönlü çizginin kırılması tek bir açıklamaya, bir demece bağlı iken, yüksek katma değer sağlayan tarım ürünlerinin üretiminde girdi fiyatlarındaki nötr tutum doğru değil. Tarımsal fiyat yapısında artış beklenirken en azından sektörün girdi bakımından desteklenmesi gerekir. Tarım ve hayvancılığa uygulanan destekler, artık "pozitif ayrımcılık" veya "sosyal devlet"in gereği olmaktan çıkıp, iktisaden de rasyonel bir yatırım haline geldi. Gelişen fiyat yapısı, uzun vadede sektörün geleceği konusunda işaret fişekleri olarak algılanmalı.
06.08.2010 Grafik:1 ![]() Kaynak: Türk Bankalar Birliği kaynaklarından tarafımızca derlenmiştir. Bankaların sermaye yapısı güçlendirilip, bilançolarındaki “toksik” atıkların temizlenmesi, büyük oranda vergi mükelleflerinin cebinden karşılandığı için, krize sermaye yeterliliği bakımından zinde bir girişimiz oldu. Türkiye yıldan yıla üst üste büyüdü, kamu açıkları ve enflasyondaki düşüş, faizlere yansıdı. Fakat, bu yansıma her ne hikmetse kredi faizlerini ve kredi verilme koşullarını aynı hızla etkileyemedi. Sicil affına karşın “kara liste” uygulaması devam etti. Bankalar artan mevduatlarının kredilere çevrilmesinde oransal olarak önemli sıçramalar yapmaksızın (Tablo:2), faiz gelirlerinde %30’u bulan artışları yakaladılar (Tablo:1).Sorunlu krediler geri çağrıldı. Kredi olanaklarından yararlanma konusunda çoğu banka “iktisadi rasyonelite”ye uygun davrandı. Sonuç olarak, Avrupa ve Amerika’nın yaşadığı mali kesim sorunlarının hiçbiri Türkiye’de yaşanmadı. Ama reel sektörün, bırakınız yatırım harcamalarını finanse etmeyi, çalışma sermayelerini dahi temin edemediği bir finansal iklim oluştu. Tüm sektörler küçülürken (Tablo:3), bankacılık kesiminin karlarında bir erozyon görülmedi. Hatta, 2009’daki ortamı bir daha yakalayamayız diyen yöneticiler, 2009 karlarının, 2010’da krizden çıkışla birlikte görülecek rahatlama ortamında bir parça eriyeceğinden endişeliler. Grafik:2 ![]() Kaynak: BDDK kaynaklarından tarafımızca derlenmiştir. Bu noktada sorulması gereken soru şu: Bankaların kriz dönemlerinde bu denli yüksek kar etmesi nasıl karşılanmalı? Bir işletme olarak bankaların da diğer işletmeler gibi kar etmek amacıyla kurulduklarını unutmamak gerekir. Tıpkı, kriz sürecinde “elini taşın altına koymadan”, “sermaye rasyomuz ne kadar yeterli”, “bankacılık sektörümüz harikalar yaratıyor” demenin de yanlış olduğu gibi. Grafik: 3 ![]() Kaynak: http://www.iktisadivizyon.com/index.php/2009/07/03/eksi-138/ Bir halkla ilişkiler konusu olarak, geçen yılın acı hatıralarını unutturmaya çalışan bir sektörün bu ve önümüzdeki yıllarda yapacağı sosyal sorumluluk kampanyalarına hazır olmalıyız. Artık, mağaza önünde kredi kartı dağıtan üniversite öğrencisi, aynı zamanda hafta sonu bir bankanın “ağaç dikme kampanyası”ndan, bir diğerinin “ilkokul öğrencilerine süt içirelim” yada “bugün ülken için ne yaptın?” projesine koşacak. Kriz sırasında mali tablolarındaki yetersizlikler veya ödeme güçlükleri nedeniyle formel kredi imkanlarından uzak kalan bir çok tüketici ve firma sahibinin kayıtdışı finansman yollarını aramak zorunda kalması, mali aracılara ve finansal sisteme güveninin azalması sonucunda doğabilecek uzun vadeli zararları önlemek için bankaların daha çok “şirinlik” yapması gerekecek. Aynı gemide olduğumuzu unutarak alınacak kısa vadede“rasyonel kararlar”ın bazen yeterince rasyonel olmadığını görmek, yastık altında tutulan altın ve dövizin uzun vadede daha doğru bir alternatif olduğunu akıllara getirebilir. Mali sistemin dışında kalan tasarruflar da, tasarruf açığı bulunan bir ülkede şık bilançoların dışında bir gecekondu finansman modelini ortaya çıkarıyor. ****** ****** ****** UĞUR DÜNDAR
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
Döviz seviyesi ile ilgili tartışmalar sürüyor. Bu arada yapılan araştırmalar da ihracatın kur politikasından ibaret olmadığını ortaya koyuyor. Öncelikle Merkez Bankası reel kur üzerinde enflasyonun öncelikle etkili olduğunu açıkladı, dün de TEPAV'ın araştırmasında ihracattaki sorunun kurdan çok AB ekonomilerinin ithalat pazarları üzerindeki etkilerden kaynaklandığı kanıtlandı. Geçtiğimiz haftalarda, Hazine Müsteşarlığı tarafından hazırlanan 2010 yılı Ocak-Mayıs dönemine ilişkin ''Uluslararası Doğrudan Yatırım Verileri Bülteni'' de yayınlanınca Türkiye'deki kur karmaşasının neden olduğu sorunlar aydınlamaya başladı. 2010 Ocak-Mayıs döneminde uluslararası doğrudan sermaye geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 50,4 azalarak 3 milyar 245 milyon dolardan 1 milyar 609 milyon dolara gerilemişti. Dün de, Merkez Bankası döviz mevduatlarına ilişkin zorunlu karşılık oranlarını artırarak, örtülü bir şekilde piyasadan döviz çekmeye başladı. Tüm bu koşullar altında Türkiye'de borsa, rekor üstüne rekor kırarak yükselmeye devam ediyor. Demek ki, Türkiye ekonomisine olan kalıcı (doğrudan yatırımlar) fon akımı azalıyor ama hızlı giriş çıkış yapan para miktarı ( portföy yatırımları) artıyor. Giren para da döviz cinsinden olduğu için enflasyona rağmen değerlenen bir TL ile karşı karşıya kalıyoruz. Sıcak para geldikçe döviz düşüyor, döviz düştükçe cari açık artıyor, açık arttıkça döviz ihtiyacı artıyor. Yine bugünlerde Meclis'ten geçen "Torba Yasa"nın içerisinde ilginç bir başlık daha var. Tam da konumuzla ilgili: "Yurtdışından gelen fonların kazançları ile yurt içindeki fonların menkul değer kazançları üzerinden alınan stopaj oranı eşitlendi. %10 olan oran her iki yatırımcı için %0 (sıfır)'a çekildi." Gerekçe, Anayasa Mahkemesi'nin daha önce yabancı yatırımcılara sıfır, yerli yatırımcılara %10 olarak uygulanan oranın eşitliğe aykırı bulunduğu yönündeki kararı idi. Bu konuda hükümete 9 ay içinde düzenleme yapma zorunluluğu getirilmişti(http://www.iktisadivizyon.com/index.php/2009/10/22/yabancilara-sifir-stopaj-uygulamasina-dokuz-ay-sure-tanidi/). Hükümet bu zorunluluğu yerli yatırımcıdan alınan stopajı da sıfıra çekerek yerine getirdi. Halbuki, içinde bulunulan koşullarda düşük oranlı bir vergilendirme ile yabancı sermaye giriş-çıkışını vergilendirmek için şartlar çok uygundu. Birbirinden ayrı görünen bir çok noktanın arasına birer çizgi çektiğinizde ortaya çıkan şekil, "kısa vadeli sermaye bağımlılığı". Yabancı sermaye hareketlerinin vergilendirilmesi konusunda Brezilya'nın uygulamaya başladığı %2 oranındaki "işlem vergisi" Brezilya'ya giren sermaye akımını azaltmadı. Güney Kore benzer şekilde başarılı oldu. Bizim bahsettiğimiz "Tobin Vergisi" ise bu kadar yüksek oranda bile değil. Tobin, 1981 yılı Nobel ödülü sahibi(http://tr.wikipedia.org/wiki/James_Tobin). Kendisine sorulduğunda uluslararası sermaye hareketlerinin giriş-çıkış sırasında ülke ekonomilerinde sarsıntıya sebep olmaması için önerdiği oranın %0,5 (bindebeş) civarında olduğunu söylemişti. Yani önerilen sistem, zannedildiği gibi "sermaye düşmanlığı" falan değil. Vergi oranı düşük olduğu gibi, kısa vadeli sermaye hareketleri ülkeye gelirken değil çıkarken alınıyor. Aşırı dalgalanmaların önlenmesinde olduğu kadar, Türkiye gibi vergi adaleti konusunda sorunlu bir ülkede son derece yararlı olacağı aşikar. Düşünün ki; Türkiye'de işçi, memur, işadamı vergisini ödüyor. Türkiye'ye dışarıdan döviz getirip, doğrudan yatırım değil de gündelik fon alış-verişi yapan yabancı, bu kazancından vergi ödemiyor. Konu sadece döviz kurunun ani iniş-çıkışının önlenmesinin dışında, mali güce göre vergilendirme prensibine son derece uygun. Sakıncaları olarak belirtilen bir çok unsur arasında "sonuçta dışarıdan gelen fonlar iç borçlanma senetlerine yöneliyor, getirilecek bir vergi devletin borçlanma maliyetini artıracaktır" diye seslendirilen tehdit kokan eleştiriye katılamıyorum. Binde beş oranında bir vergi devletin borçlanma maliyetini artırıyorsa, faiz hadlerindeki onca düşüşe rağmen hala en yüksek reel faiz oranını veren bir ülke olmanın maliyetine karşı da hassas olmak gerekmez miydi? "Suret-i Hakk'tan görünmek" için devletin borçlanma maliyetlerini hatırlatan zihniyetin, cari açığın nasıl finanse edileceğini de bir zahmet hesaplamasını rica ediyorum. Ya da yarın dövizin tırmanışı başladığında servetinin yarısını kaybedecek olan Türk insanının ödeyeceği bedelin kim tarafından karşılanacağı da bir başka sorum olurdu? Referandumdan sonra kamu bütçesinin dizginleri gevşediğinde, seçimden sonra bir zam dalgası ile karşılaşmamak için şimdiden birden çok yararı olacak finansman seçeneklerinin tartışılması gerekiyor. Bunlardan en önemli ve gerekli olan yabancı doğrudan yatırımlara vergi uygulamamak, portföy yatırımlarında ise ülkeden çıkarken %0,5 oranında bir işlem vergisi tahakkuk ettirerek, içerideki küçük tasarrufçuyu da teşvik etmek. Dışarıdan doğrudan yatırım için gelen, yani burada fabrika kuran, reel sektöre destek veren, ortaklıklar tesis eden yabancı yatırımcı zaten ülkenin genel vergi sisteminin gerektirdiği yükümlülükleri yerine getiriyor. ŞİRKETLER İÇİN GELİŞEN SEKTÖRLER VE DESTEKLER Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar itibariyle neredeyse 30 yıldır terörle uğraşıyor olması, bölgesel güç vizyonuna dolaylı olarak destek veriyor. Türk ordusu, Bosna’dan, Afganistan’a kadar bir çok bölgede askeri varlığını eğitici olarak sürdürüyor. Bu arada ordunun sorunlu bir coğrafyada düzensiz güçlerle çatışmak zorunda olması elektronik ve mekanik savaş gereçleri ihtiyacını artırıyor. Bölgesel güç varlığı, askeri güçle desteklenmediğinde kalıcı olamayacağı için, askeri endüstrinin gelişmesi hızlanıyor. Daha geçen hafta, insansız hava aracı ANKA, istihbarat, keşif ve gözlem amacıyla Heron’ların üstünde performansla denendi. Türk sanayinin “sivil” savunma sanayi üretimi arttıkça, Türk ordusunun “iç tedarik oranı” %50’ye yakın seviyeye geldi. Savunma sanayi yıllar boyunca, Savunma Sanayi Müsteşarlığı, ASELSAN, MKE, TAİ gibi kamu eliyle oluşturulan teşebbüsler aracılığıyla gelişti. Sadece bizde değil Dünya’da da, savunma sanayinde ilk fitili devlet ateşledi. Amerika’nın 2. Dünya Savaşı sonrasında askeri endüstriyel bir kompleks haline gelmesi, Nazi Almanyası’nın teknik kabiliyeti hep devletin öncülüğü ile gelişti. İlk ivme kazanıldıktan sonraki gelişmeler ise ülke şartlarına göre, girişimciler sayesinde oldu. Özel kesimde üretici olarak, devlet politikasında ise gerekirse savaşa dayalı yayılmacılık yoluyla. Arkasında askeri-teknik güç olmayan hiçbir devlet bölgesel ve küresel liderlik rolüne soyunamadı. Savunma sanayinin dünün dünyasında önemli özelliği, demir-çelik üretimi ve mekanik araştırma imkanları idiyse, bugün AR-GE ve ileri teknoloji. Savunma sanayini teşvik adına pozitif ayrımcılık yapan bir iç tedarik sistemimizin olduğu da rahatlıkla söylenebilir. Savunma endüstrisinin bir özelliği de var ki, kalite standartları yüksek ve elektronik ağırlığı giderek arttığı için rekabetin üretici sayısı bakımından sınırlı olması. NATO’nun meşhur NAMSA standartlarını karşılama konusunda kuralları var. Türk KOBİ’lerinin makine-teçhizat yatırımları, bölgesel gelişmeleri izleme esneklikleri bakımından bir eksiklikleri yok. AR-GE yatırımlarının finansmanı bakımından TÜBİTAK’dan, KOSGEB’in yeni açıklanan desteklerine kadar geniş imkanları var. AR-GE konusunda vergisel teşvikler de halen yürürlükte. Yeni istihdam konusundaki sigorta indirimleri de değerlendirilebilir. Türkiye’nin otomotiv pazarının üretici merkezlerinde biri haline gelmesi ile savunma sanayinin ihtiyaç duyduğu kalite ve AR-GE standartlarını yakalaması kolaylaştı. Benzer şekilde dayanıklı tüketim malları alanındaki gelişmeler bakımından Türkiye’nin savunma sanayine yakın özellikler taşıyan unsurları harekete geçirme şansı var. Bölgemizin gelişen yeni şartlarına paralel olarak, ortak hareket etmek isteyen şirketler için KOSGEB’in “İşbirliği, Güçbirliği Destek Programı”, “AR-GE, İnovasyon ve Endüstriyel Uygulama Programı” genel desteklerin yanı sıra yararlı olabilir. AB’nin 7. Çerçeve Programı içeriğinde desteklere ayrılan önemli kaynaklar AR-GE için geçerli. İleri teknoloji gerektiren sektörlere giriş bir ürünün tamamı için değil ama, özellikle parçalarının üretimi ile başlanan ve giderek ilerleyen bir süreç gerektiriyor. Bu anlamda “biz kim savunma sanayi kim?” diye düşünmeye gerek yok. Bugünün ekonomik şartlarında yeni oluşan yönetimlerin kendi ordularını inşa ettiği, pazar ve fiyatlama sorunu olmadığı bir çok sektör arasından favori sektörlerimden biri savunma endüstrisi olmakla birlikte, özellikle Balkan’lar için hizmet sektörünün önemli bir boşluk içerisinde olduğunu görebiliyoruz. AB mali kaynaklar itibariyle genişleme sürecinin mali sonuçlarını karşılayabilecek durumda değil. Balkan ülkeleri arasında yolunu çizmek isteyen bir çok ülke için de AB’nin standartları karşılanabilir düzeyi aşıyor. Türkiye Tuna’dan yukarıya doğru, finans sektörü ile başlayan, müteahhitlik hizmeti ile devam eden bir zincirle girdiği Balkanlar’a, alt-orta gelir grubuna özgü tüketim malları pazarında içeride erişemediği talep olanaklarını görebilir. Türk ekonomisinin sahip olduğu iç pazarın gelir düzeyi finansal olarak kendi kendine yetme kapasitesine haiz değil. İhracat yapmak veya iç pazarda gelir artışını sağlamak durumundayız. Bugünkü işsizlik şartlarında reel ücretlerde tüketime destek verecek bir artış sağlamak mümkün görünmüyor. İhracat yaparken daha çok ithalat yaparak yarınımızı baskı altında tutuyoruz. Sıcak para girişi sonsuza dek devam etmeyeceğine göre, Türk ekonomisinin mevcut istihdamın verimliliğini artırmak ve iç tedarik havuzunu genişletmek dışında bir seçeneği yok. İç pazarda tüketimin artması gelir artışına bağlı olduğuna göre, firmaların daha geniş bir pazarı “iç pazar” gibi değerlendirip zenginleşmeleri ve bu zenginliği içeride harcayarak ülkeyi zenginleştirmeleri gerekiyor.Tablonun gözünüzde canlanması için aşağıdaki rakamlara bir göz atın. Kira-konut, gıda ve ulaştırma harcamaları gibi zorunlu giderleri toplayınca, Türk halkı gelirinin %64,8’ini harcıyorsa, tasarruf hacminin ciddi şekilde artışını beklemek hayal gibi görünüyor. Harcama türlerine göre aylık ortalama tüketim harcamasının dağılımı, 2008-2009, Türkiye
***** ***** ***** Ekonomi politikasında yaz rehaveti 16.07.2010 1 Real madrid 401,4 562,8 -161,42 2 FC Barcelona 365,9 437,8 -71,93 3 Manchester United 327 777,3 -450,34 4 Bayern Munich 289,5 0,0 289,55
Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
09.07.2010 Yapılan araştırmalar Türkiye'de yatırım kararlarının genellikle örnekleme yoluyla alındığını gösteriyor. Büyüme perspektifinde Türkiye'ye özgü dinamiklerden biri olan "kıyaslama" yöntemi, Dünya ölçeğinde de uygulanıyor. Ama, Dünya'daki adıyla "benchmarking" usulü, bizdeki gibi yeni yatırımlardan çok, iş süreçlerine uygulanıyor. Mesela, kendi sektöründe başarılı bir firmanın stok yönetimini, kalite kontrol sürecini veya üretim süreçlerini inceleyip, verimli süreçleri kendi firmasına uyarlama yoluna giden bir çok Batı'lı büyük firma bulunuyor. Uyarlama metodunda dikkat edilecek noktalardan biri, örnekleme yapan firmaların başarılı süreçlerini değiş-tokuş etmeleri. Başarılı bir lojistik planlaması olan bir şirket, bir başka firmanın insan kaynakları yönetimini karşılıklı anlaşarak inceleme ve örnekseme yoluna gidebiliyor. Türkiye'de yatırım kararlarında örneksemenin önemli bir yer tutması, bazen sermaye israfına neden olduğu için en çok üzerinde durulabilecek konuların başında. Yeni yatırım ya da satın alma yoluyla büyümek isteyen şirketlerimiz için "komşu" işletmenin ne yaptığı bu kadar önemli olunca, sektörel şişkinliklerin yaşanması kaçınılmaz. Yatırım kararlarında sektör tercihi yaparken, işletme büyüklüğünü, hele Türkiye'de makroekonomik bakımdan zamanlamayı tespit etmek çok önemli. Bir başka sorun aslında Türkiye ekonomisinin genel olarak "tedarikçi" bir karaktere sahip olması. Bölgesel ölçekte ana firmaların etrafında oluşan iş öbekleri (kümelenmeler) konusunda Dünya'da pek çok örnek var. Türkiye ekonomisi bunları örnek alarak proje oluşturmaya çalışırken, tedarikçilik evrim geçirip "ikinci nesil tedarikçilik" boyutuna taşındı. Olgunlaşmış sektörlere yeni giren yatırımcılar bakımından, düşük kar marjı anlamına gelen bu yatırımların bir kısmı bu yüzden beklentileri karşılayamadı. Yeni yatırım kararlarında etkili olan unsurların performansı konusunda firmaların kendilerine özgü bazı değerlendirmeler yapmaları çok önemli. Aynı sektör, benzer coğrafyalarda ama farklı mali yapılarda çok farklı sonuçlar ortaya koyuyor çünkü. İkinci nesil tedarikçilik ağına dahil olmak isteyen şirketlerin şimdiye kadar tüketiciye doğrudan bir ürün pazarlamamaktan kaynaklanan bazı iş süreçlerini hesaba katmaları birinci konu. Dağıtım ve reklam kanalları, sosyal sorumluluk alanlarında, özellikle finansman konusunda çok sayıda alıcı ile muhatap olmanın ihtiyaç duyduğu organizasyon kültürü bir çok yeni yatırımcı için yabancı konular. İşletmeciliği bir bantın dönmeye devam etmesi ile ana sanayiciyi memnun etmesinden ibaret gören, birinci nesil tedarikçiliğin, pazar araştırmaları ve ekonomik analizlerle birlikte tüketici davranışlarını izlemede problemler yaşadığına şahit olabiliyoruz. Yatırımlarda, patronların karar mekanizmalarında, yatırımın büyüklüğü ile orantılı bir değişiklik olmazsa, yeni yatırımların mali sürdürülebilirliği de kısıtlı oluyor. Gelirin içerisinde %70-%75 arasında bir pay tutan tüketimden arta kalan tasarruflar ile yapılan yatırımların sermaye organizasyonlarında çok ortaklı yapılara pencere açmaları gerekiyor. Türkiye ekonomisinin bugün geldiği nokta, yeni yatırımlarda güçbirliği yapılmadığı takdirde kapasite yetersizliği ve düşük kar marjı riskine davetiye çıkarıldığını gösteriyor. Makro ekonomik açıdan daha çok tüketerek pazarı canlı tutmak, firmalar yönünden ise özsermayeyi ve çalışma sermayesini yeterli düzeyde tutarak yeni yatırımlar için hazır olmak zorundayız. Bu cümlenin sonunda, yabancı sermaye girişinin yetersiz olduğu dönemlerde niçin büyüyemediğimizi anlamak durumundayız. Tasarruf açığımız var ve aynı zamanda daha çok tüketmek istiyoruz. Bu şartlarda en kıt olan iktisadi unsurun sermaye olduğunu anlamak zor değil. Kişi ve kuruluşların doğru yatırımları, optimal büyüklükte tamamlamaları için sermayelerini birleştirmeleri, aksi halde, daha küçük ama emek yoğun sektörlere talim etmeleri gerekiyor. Yatırım organizasyonlarında birden çok firmanın bir araya gelmesinde AB projeleri, TÜBİTAK ve KOSGEB imkanlarından daha kolay yararlanmak gibi bir başka önemli neden de var. Birden fazla işletmenin teknik kapasitelerini, insan kaynaklarını, know-how'larını birleştirmeleri sonucunda ortaya çıkacak sinerji, toplam büyüklüklerinden daha fazla bir etkinlik sağlıyor. Yabancı sermayenin Türkiye'ye gelmeye devam etmesi için oluşan koşullar, ekonomik kriz veya siyasi riskler nedeniyle değiştiğinde Türkiye ekonomisinin tempolu büyümesi için gereken süreklilik sekteye uğruyor.İşletmelerin ortak girişimler yoluyla yatırım faaliyetlerinde bulunmasının, yine Türkiye'ye özgü başka yararları da yok değil. Kendi şirketinde "dediğim dedik, çaldığım düdük" diyen patronlar, ortak girişimlerde, finansal analizlere, teknik kararlara daha çok saygı gösteriyor. Taze kaynak girişi sağlamak için sermaye piyasalarında hisse senedi arz etmek isteyen işletmeler, halka açıklık için ihtiyaç duyulan saydamlık disiplinini önceden kazanmış oluyor. Firma büyüklüğü ölçüsü yeterli düzeyde ise, işgören devir hızı da düşüyor. Çalışanların işletmelerine duydukları güven ve bağlılık artabiliyor. Örgütsel davranış kültürü, yerel düzeyde tanınırlık ve yeni ürün imkanları artıyor. Geçen yıl çıkarılan teşvik mevzuatı ile bazı sektörlerde yeni yatırımlar için ihtiyaç duyulan yatırım miktarının yüksek tutulması önemli bir adımdı. Bu yatırımlar için bölge ayrımı yapılmaksızın bazı avantajlar sağlandı. Buna karşın, yerli yatırımcının kendi coğrafyasında başarılı yatırımlara imza atması bakımından, zihniyet bakımından ortak girişimlere hazır bir yapının oluşması gerekiyor. Yerel iş öbeklerinin ana sanayicilerin politikalarına tabi olmaları, aslında ana sanayiciye de düşük maliyet odaklı bir politikayı uygulama imkanı sağlıyor. Öte yandan, irili ufaklı bir çok tedarikçinin ancak hayatta kalmasına imkan veren bu politika, ana sanayici de fiyat rekabetinde ön sıraya geçirerek, ihraç pazarlarında alt-orta gelir gruplarına hitap eden bir "çevre" üretici olmaya zorluyor. Bugün kur politikasına olan bağımlılık, krizlerden etkilenme olasılığı yüksek bir endüstriyel üretim çizgisinde bulunmanın bedelini en ağır şekilde ödeyen müteşebbis zümre de, yığın üretim ve düşük maliyet modeline dayalı yatırımcılar oluyor. Sermaye ortaklığından bilgi ortaklığına geçerken, birinci sınıf endüstri firmalarının artması, şirketlerin olduğu kadar, genel olarak Türkiye ekonomisinin de ara malı ithalatına, yabancı sermaye girişine bağımlı, krize en çok duyarlı gelir gruplarına hitap eden bir ülke ekonomisi olmaktan çıkmasını sağlayacak. İç pazarın bugünkü yapısı, düşük gelir düzeyi ile tasarrufların artması ve yatırımlara kanalize olmasına yetecek şekilde organize edilmiş değil. Geriye, müteşebbis aktörlerin birlikte hareket etme imkanlarının araştırılması kalıyor. İşletme kültüründen, ekonomi yönetimine kadar, bu alanda teşvik edici bir organizasyon modelini düşünmek durumundayız. Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız
|
|||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||||
UĞUR DÜNDAR 



