BEYHAN YÖRÜR
KOSE - KOSE

 BEYHAN YÖRÜR            Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız






GÜLE GÜLE
AHMET KURŞUN
MEKANIN CENNET OLSUN…

30.08.2010


 Bir aylık bir aradan sonra daha güzel bir yazıyla başlamak isterdim köşe yazılarıma…

Ramazan ayının bize getirdiği manevi duyguları, güzellikleri, bunun yanı sıra ihtiyaç sahipleri için yapılanları, referandumu, Rize'de ve Pakistan'da yaşanan felaketleri ve yapılan yardımları da yazmak isterdim.

Liderlerin kıyasıya birbirleriyle atışmalarını ve hep kendilerini haklı çıkarmak istemelerini yazmak isterdim.

Halka kendinizi ve fikirlerinizi doğru bir şekilde anlatırsanız, onlar en doruyu bulup "evet"e ya da "hayır"a oy vereceklerdir. Oylanmak istenilen maddelerin hayata geçişteki gerçeklik payını anlatmazsanız bu insanlar neye oy vereceklerini bilmezlerse yapılan referandumun halk oylamasından çıkıp, liderler oylamasına varacağını lütfen unutmayın. Bu durumda da madem kendiniz inandığınıza oy verecektiniz neden halk oylamasına gittiniz diye sorarlar size, unutmayın…

Bodrum Turgutreis'te geçirdiğim güzel tatilimi anlatmak isterdim.

Derneğimin yaptığı yardımları anlatmak il ve  ülke sınırları içinde açlık sınırında yaşayan insanlarımızdan örnekler vermek isterdim…

Ama önceliği değerli büyüğüm, babacığımın ve ağabeylerimin dostu, arkadaşı, küçük yaşlardan beri tanıdığım Ahmet Kurşun ağabeyimin önce hastalığı, sonra da ölümünün büyük üzüntüsü aldı.

Son bir haftadır kızı ve eşiyle görüşmelerimde hep bir ümit vardı. İyileşip, tekrar ayağa kalkacağına dair… Ama takdir-i ilahi böyleymiş. Her kula nasip olmayan Mübarek günlerdeki ölümü bile onun ne kadar iyi bir insan olduğunu gösteriyor.

Bir de, hasarlı bir vücutla yaşayıp etrafına vereceği üzüntü, yoğun tempoya alışmış, çalışkan bir insanın kendi çabasıyla bir şeyler yapamayacağı üzüntüsünü yaşamadı ve yaşatmadı hiç değilse. Çünkü, tanıdığım günden bu yana hep çalışırken gördüm onu… Karşılaştığım her yerde, çalıştığı her kurumda büyük bir özveriyle çalıştığını gözlemlerdim.

Allah mekanını Cennet eylesin, nurlar içinde yatırsın. Geride kalan kederli ailesine, çalıştığı kurumlardaki arkadaş ve dostlarına, tüm sevenlerine baş sağlığı diliyorum.

Seni unutmayacağız Ahmet abi…

Sevgi ve saygılarımla…

                                      ******      *****      ***** 

BEYHAN YÖRÜR                    Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız




BERAT KANDİLİNİZ MÜBAREK OLSUN…

 OKUYUN VE OKUTUN…  PAYLAŞMAYA DOYAMAYACAĞIMIZ BİR YAZI…
26.07.2010




Türkiye'nin ABD Seattle Fahri Konsolosu olan Sayın J.  F. Gökçen'in "Türk olmak nasıl bir duygudur?" konulu yazısı…

 Türk Olmak…

Aslında çok şeydir, Türk olmak.

Türk olmak,


Osmanlı'nın borcunu ödemektir. Hovarda babanın borçla yaşayan evladı gibi.

Kosova'da ve Bosna'da, Batı Trakya'da ve Makedonya'da bilmem kaç asır geçmişte kalan meselelerin hesabını vermektir.

Türk olmak; 

- Kıbrıs'ta, 

- Hocalı'da, 

- Anadolu'da ve Balkanlar'da  soykırıma uğrayıp 

-  karşılığında yapmadığın  soykırımla suçlanmaktır.

Türk olmak; 

-  faşist  olmaktır, 

-  vatanına, milletine, tarihine sahip çıktığında…

-  demokrat ve çağdaş olmaktır, 

-  vatanına, milletine, tarihine sövüldüğünde…

Türk olmak

lisanının Avrupa'da yasaklanmasıdır ve yine Türk olmak kendini ve derdini anlatamamaktır.

Avrupa'da hor görülmek Türk olmaktır, 

- Ataların bir çok asır önce  Viyana'yı kuşattığı için hoş görülmemektir

- Tabii ki - sadece kuşatıp; Napolyon gibi bütün Viyana'yı yakmadığın için.

Türk olmak; 

-  Selanik'te Pontus Anıtı'nın, 

- Viyana'da çiğnenen yeniçeri minberinin ve 

- Malta'da papazın üzerine bastığı Türk bayrağı heykelinin önünden geçmektir.

Türk olmak zordur, çetindir ve eziyetlidir. 

-  Üç kıtadan dönüp, 

-  bir küçük yarımadada misafir muamelesi görmektir. 

- Sayısız imparatorluk kurmak Türk olmaktır,  aynı zamanda sayısız imparatorluk yıkmak da Türk olmaktır.

Türk olmak; 

- Arabaya koşulan ilk atın vatanında, 

- ilk yazılı antlaşmanın imzalandığı yurtta, 

- yazının bulunduğu, 

- paranın icat edildiği 

- her metrekaresinden  bereket fışkıran bu yurtta, 

- kalkınmak için yabancı sermaye beklemektir.

Türk olmak; 

- Truva'dan bu yana, 

- Sümer'den bu yana serpilerek gelse de, 

- tarihten eski bu topraklarda, 

- bütün zamandan damıtılarak gelen yüksek değerlerine rağmen, 

- bir haftalık hafıza ile yaşamaktır.

- Doğu Roma'yı da 

- Batı Roma'yı da yıkıp, 

- yeni Roma olan AB'ye girmeye çalışmaktır, Türk olmak.

Türk olmak;

- Mostar'da köprüdür, 

- Kerkük'te kaledir, 

- İstanbul'da Kızkulesi'dir, 

- Anadolu'da buğdaydır, 

- Çukurova'da pamuktur, 

- Ege'de tütün, 

- Karadeniz'de fındık, 

- Trakya'da ayçiçeğidir.

Türk olmak; 

- Çanakkale'de ölmektir. 

- Çanakkale'de ölmeden önce düşmana su vermektir, 

- onun yaralısını sırtında kendi hastanesine taşımaktır.

- Düşmanın ardından rahmet okumak, 

- kanlısından helallik almaktır. 

- Kar yağdığında kayak yapmayı değil, evsizleri düşünmektir. 

- Balkon köşesine kuşlar için, kışın ekmek kırıntısı, yazın su koymaktır. 

- Yağmura rahmet, kara bereket diye bakmaktır.

Türk olmak;

- harap bir ülkede, 

- zengin ülkelerin müstemlekesini reddedip, 

- tahtadan kılıç ve ipten üzengi ile, 

- paylaşacak ve sahiplenecek tek varlığı fakirlik olmasına rağmen, 

- yedi düvele meydan okumaktır.

Türk olmak;

- askere davul-zurna ile uğurlanmaktır, 

- belki de dönmeyeceğini bilerek. 

 Türk olmak;

- annenin, şehit oğlunun ardından; 'Bir oğlum daha olsun, onu da vatan için göndereceğim.' demesidir. 

- Babanın gözyaşlarını tutarak, tabutuna son kez dokunurken 'Vatan sağolsun!' demesidir.

Türk olmak;

- 'Türk çayında radyasyon olmaz!' yalanları ile, 

- 'Gusül abdesti alana AIDS bulaşmaz!' dolanları ile yaşamaktır.

Her hükümetin 

- enkaz devraldığı, ama 

- asla ardında enkaz bırakmadığı ülkede olmaktır.

Türk olmak;

- ecdadın yaşadığı kıtlıktan dolayı, çayın yanında gelen şekerden fazla olanı garsona geri vermektir. 

- Ayni nedenle Türk olmak, yemeği ziyan etmekten korkmaktır. 

- Göz hakkına, diş kirasına saygıdır.

Türk olmak;

- Evindeki bir kap aşın yarısını Tanrı misafirine vermektir. 

- Kendi yerde, misafiri döşekte yatırmaktır Türk olmak.

Türk olmak;

- milli maçta ağlamaktır. 

- Ayhan Işık'a, Belgin Doruk'a aşık olmaktır. 

Türk olmak;

- aşkını ölesiye sevmektir.

- Aşkı için  ölmektir,

- öldürmektir. 

- Sevdiceğinin elini bir kez tutamadan, toprağa girmektir.

En güzel aşk şiirlerini yüreğinde hissetmektir. 

Eşkıyaya türkü yakmaktır,


Türk olmak.

Milletine sövmektir, ama  başkasına sövdürmemektir, Türk olmak.

Türk olmak;

- Yunus'u bilmektir, 

- Aşık Veysel'i sevmektir.

-  Mevlana'yi, Haci Bektaş-i Veli'yi ve Hoca Yesevî'yi 

- tek bir satırını okumasa dayüreğinde taşımaktır.

Türk olmak;

- saz çaldığında, 

- ney üflendiğinde, 

- kös dövüldüğünde ve kaval çaldığında, 

- yüreğinin derinlerinde bir sızı sezmektir, 

- bir de Yemen Türküsü'nde...

- Hayatın sana verdiklerine 'Nasip', 

- vermediklerine  "Kısmet" demektir…

- Her işin  "Hayırlısına" inanmaktır ve 

- ağlamamak için çok  gülmekten çekinmektir.

Türk olmak; 

- Asya'da batılı, 

- Avrupa'da doğulu diye tepki görmektir.

Irk sözünü bilmeden yaşamak,  yaradılanı Yaradan'dan ötürü sevmektir.

- Magazin programları ile dizilerin arasına sıkışsa da, 

- silkinip üzerindeki ölü toprağını atabilmektir.

Türk olmak;

- mahalle maçı için ayni saatte, 

- on kişi buluşamazken, 

- milyon kişinin bir araya gelmesidir.

- Tavla oynarken bile kavga ederken, 

- milyon kişinin kavga etmeden gösteri yapabilmesidir.

Türk olmak;

- buhran zamanında Arjantin'de de mağazalar yağmalanırken, 

- daha ağır buhranda sıraya girerek, 

- sorumlusuna en ağır cezayı  tek bir cam kırmadan sandıkta kesmektir.

Türk olmak; 

- en zayif gününde bile dünyaya meydan okumak, 

- en dertli gününde bile her ufunetin bir şafakta biteceğini bilerek 

- tevekkül göstermektir.

Zor iştir Türk olmak.


Türk olmak; 

- Anadolu'da her düşen yağmur damlasına hamdetmek, 

- her çıkan başak için şükretmektir.

Türk olmak,

 medeniyetler mezarlığı Anadolu'da dik durabilmektir

 Bu hafta tatildeyim, deyip yazımı yazmayacaktım.  Bu güzel iletiyi alınca, sizlerle paylaşmak istedim. Borum-Turgutreis'ten selam ve sevgiler…

Bu yazıyı benimle paylaşan arkadaşıma sonsuz teşekkür ederim. Bu arada tüm okuyucularımızın BERAT KANDİLİ'Nİ kutlarım. Bu mübarek günde, en önce Memleketim ve tüm Ulusumun bir an önce selamete çıkmasını diliyorum. Dirlik ve düzenimizin gelmesi için Büyük RABBİME bu mübarek gecelerde hep birlikte dua edelim. Ülkemizi karanlıklara sokmak isteyenlere fırsat verme Yarabbim. Askerimize güç, kuvvet, sabır, devlet adamlarımıza sağ duyu ver ve onları şeytana uydurtma Allahım. Yetimin, dulun ve güçsüzün hakkını yedirtme. Yediklerinin de hesabını tez zamanda verdirt YARABBİM. SEÇİP BAŞIMIZA GETİRDİKLERİMİZE AKIL-FİKİR VER. DOĞRU YOLU, BİR AN ÖNCE BULDUR. Yanlış yapanların da bir an önce gönül gözünü aç. Ve tüm yöneticilerimize HAZRETİ ÖMER ADALETİ VER ALLAHIM. Biliyorsunuz HZ. ÖMER gece uyumayıp, halkının ihtiyacı var mı, yok mu diye kapı kapı gezerdi. Devletin mumuyla kendi şahsi işini yapmazdı. Bugün gördüğümüz bazı manzaralar dinimize yakışmıyor. Onun için tüm yöneticilerimize HZ. ÖMER ADALETİNİ ÖĞRENMELERİNİ ŞİDDETLE TAVSİYE EDİYORUM.  Beratlarımızın verildiği böylesine kutsal ve önemli bir günde Rabbimden benim ve siz okuyucularımın tüm dualarının kabul olmasını diliyorum. Ama önce vatanım için dileklerim… Vatanımız, bayrağımız olmazsa biz ne yaparız…Vatanımızın bütünlüğünü bozdurtma, bozmak isteyenlere fırsat verme YARABBİM.

SEVGİ VE SAYGILARIMLA… 

                      ******           ******             ******


 BEYHAN YÖRÜR            Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

HAİNLER
19.07.2010 

ALLAHIM YÜREĞİM ACIYOR…


NE OLUR BU ACIYI DİNDİR.

ANCAK SENDEN YARDIM DİLER,

SANA İNANIRIZ…

BUNA ÇARE; NE A NE B PARTİSİ,

TEK ÇARE SENSİN ALLAHIM…

TÜRK MİLLETİNİN FERYADINI DUY,

 VE DÜŞMANLARIMIZI KAHRET.BELALARINI,

ONLARA YANDAŞ ÇIKANLARDAN VER YARABBİM.

Ulusal basının bir köşe yazarına gelen acı dolu mektubu paylaşmak istiyorum sizlerle bu hafta… "HALEN Güneydoğu'da yüzbaşı olarak görev yaptığını belirten bir askerin her satırı acı dolu bir mektup aldım. "Kürt sorununda tarihi bir fırsat diye edebiyat yapılıp hain PKK'ya af hazırlığı tezgâhlanırken biz ölmeye devam ediyoruz" diyor ve ekliyor:

"Vahşi dağlarda aylarca çatışmalara giriyor, vuruyor, vuruluyoruz. Birliğimize döndüğümüz vakit aynaya baktığımızda kendimizi tanıyamaz hale geliyoruz.

Eşim ve çocuklarım yanımda yok. Fakat yanıma gelmek için ısrar ediyorlar. Gelmelerini istemiyorum, çünkü güvenli bir bölgede bulunmuyoruz.

Okulların yarıyıl tatilinde dayanamadım "Kısa bir süre için gelin" dedim. Onlar gelmeden, oturduğum ev baskına uğrarsa ne olur, diye bir deneme yaptım. Duvarlar nasıl, sağlam mı, dayanıklı mı, ailemi korur mu?

Ateş ettim, duvarlar delindi! Mermi bir yandan girdi, öbür yandan çıktı! Basit bir piyade tüfeği mermisine dayanamayan bu duvarlar, daha ağır silahlarla yapılacak bir saldırıda ailemi nasıl korur?Odaya yatakları serdim, etraflarına kum torbaları yerleştirdim.

Ailem geldiği vakit "Burası senin, şurası bizim" diye yer gösterirken onların gözlerine bakamadım. Hem korkuyor, hem de bana acıyor gibiydiler! Çocuklarım aylardır göremedikleri babaları ile iki hafta kaldıktan sonra dönecekler ama sonra ne olacak? Babalarının bu durumunu düşünürlerken, derslerinde nasıl başarılı olacaklar?

Yalnız benim değil, tüm silah arkadaşlarımın evleri de birer sığınak gibi kum torbalarıyla dolu. Bir baskın anında çocuklar kum torbalarından yapılan siperlere sığınacak.
İnanılmaz güçlükler içindeyiz. Dağlarda da, kentlerde de bizleri kan ve ölüm bekliyor. Yılmıyoruz "Canımız bu vatana feda olsun" diyoruz ama bazı olaylar moralimizi etkiliyor.

Mesela Kayseri Jandarma Alay Komutanı neden tutuklandı? Kimdi bu komutan?

Ben onu tanıyorum. Askerlik hayatının büyük bölümünü vatanın bütünlüğü için çarpışmakla geçirmiş, canı pahasına eşkıya ile savaşmış bir albay... O ve onun gibiler, doğal bir mezarlık olan tarlalardan çıkan, ne olduğu belirsiz, çoğu hayvan kemikleri nedeniyle tutuklanıyor. İhbarı kim yapıyor? PKK itirafçıları! Kendi yaptıklarını başkalarına yüklüyorlar!
Peki, fedakârca görev yapan bizler bundan sonra PKK'lı canilere ateş etmeyelim mi? Onların bizi öldürmelerini mi bekleyelim? Yurdu savunmayalım mı?

İtirafçılara bir bakın! Hepsi PKK'lı... Hepsinin eli kanlı! Sen onlara inanırsan, senin kahramanların küsmez mi?

İtirafçıların gerçek kimlikleri nedir? Bir karakol basılıyor, çatışma sabaha kadar sürüyor, şehitler veriliyor. Gün ağarırken teröristler kaçıyor, leşleri kalıyor. Leşin biri, askeri birliğe malzeme satan bir esnaf... Geceleri terörist oluyormuş! Üzerinde birliğin planı var. Nöbet kuleleri dahil tüm ayrıntılar işaretli. Herkes şaşırıyor. Bunlar hain kişiler!

Çatışmalarda vurulmayıp sağ olarak ele geçirilenler, affedilmek ya da az ceza görmek için "itirafçı" oluyor. Sonra bizler tutuklanıyoruz! Söyler misiniz, hiçbirimizde moral kalır mı?

PKK'yı affedecek olanlar için şu tek kelimeyi söyleyebiliriz: Hainler!

Bunları size, gerçeklerin bilinmesi için yazdım. Bizim maddi ve manevi sancılarımızın dinmesi söz konusu değil. Yaralı ruhlarımızın acısı devam edecek!
                                                                                  Saygılarımla."

Şimdi, bu mektubu okuduktan sonra üstteki dizelerle, biraz avuntu bulmak için yazmak geldi içimden. Ve tüm zor şartlarda görev yapan askerlerimize, güvenlik güçlerimize sabır, başarı diliyorum. Düşmana karşı muzaffer olsunlar istiyorum.

Güzel bir atasözü vardır. "GÖZÜNDEKİ ÇÖPÜ GÖRMEZ, ELALEME ŞAŞI DER!"
Çapulcu terör örgütünün hazırladığı "'Şemdinli fiyaskosundan" sonra, ellerine para vererek sokaklara salıp askerimize, polisimize, güvenlik güçlerimize, halkımıza taş ve Molotof kokteyli attırdığı küçücük çocuklar...

Çocuğunu terör örgütünün militan olarak kullanmasına müsaade ediyorsan, bu kargaşa ve terör yöntemlerinden medet umuyorsan ve bu yolla bu ülkeyi böleriz, sözde ülkemizi de kurarız diye düşünüyorsan, canın yandığında veya meydanlara saldığın, yak-yık-kır-dök evladım dediğin çocuğunu kendi ellerinle ateşe attığında da bunu devlete fatura edemezsin.

Demokrasiden bahsedip, teröre yol açmak? İnsan öldürüp hak talep etmek? Bu ne yaman çelişki...Hak isteyen, hukuk isteyen önce bu ülkenin bütünlüğüne, bu ülkenin insanlarına, toplum kurallarına SAYGI gösterecek. Ülkesine katkıda bulunacak. İNSAN gibi davranacak, yakmayacak, yıkmayacak.

Kısacası; TERÖRİST ile arasındaki farkı yine bizzat KENDİSİ ortaya koyacak. Bu ülkenin güzel insanlarını kendisine inandıracak.!''

 İlimizde düzenlenen, şehit ve gazi madalya töreni çok hüzünlüydü. Bu ülke 70 milyonuyla bir bütündür. Bin yıldır bir arada yaşayanlar bundan sonra da sonsuza denk bir arada yaşayacaktır. Türkiye'ye kötülük edenler, haklarını savunduklarını söyledikleri insanlara en büyük kötülüğü etmişlerdir. Bu iki halk el ele birlikte bu felaketin üstesinden geleceklerdir. İki halkın birlikte yaşama arzusu ve iradesinin en üst düzeyde olduğunu biliyoruz ve inanıyoruz. Biliyoruz ki bu kanı akıtanların hepsi akıttıklar kanda helak olacaklardır" diyen Valimiz ne kadar doğru söyledi. Hepimizin duygularına tercüman oldu. Ağzına sağlık.

Valimiz Devlet Övünç Madalyalarını şehit yakınlarına ve gazilerimize dağıttı.  Şehit Uzm. Çvş. Vedat Dayıoğlu'nun madalyasını şehidin 4 yaşındaki kızı Azra Dayıoğlu ve eşi Şengül Dayıoğlu aldı. Daha sonra şehit Kd. Üsçvş. Ahmet Deniz Varol'un madalyasını oğlu 6 yaşındaki Eren Derin Varol ve şehit babası Abdullah Varol ile birlikte aldılar. Valimiz daha sonra sırayla gazi P.Er. Güngör Güven'in, gazi P.Onb. Süleyman Yıldız'ın kendilerine, şehit P.Er. Efkan Gey ile şehit P.Er Mehmet Ali Kara P.Er Mehmet Ali Karaduman'ın madalyalarını ise ailelerine takdim etti.

Törende ayrıca şehit olan Yarbay Melih Gülova'ya da övünç madalyası verildi, ancak şehir dışında olan şehit yakınları törene katılamadı. Hayatımın en hüzünlü günlerinden biriydi. Azra ve Eren babalarının madalyalarını alırken çok ağladım. O tören esnasında, gözümün gördüğü herkes sessizce ağlıyordu. Acılarını içlerine gömerek… Babalar, analar, kardeşler, minicik evlatlar ise dedeleri, büyüklerine ne olur ağlama diye teselli veriyordu. Çünkü daha ne olup bittiğinin farkında değillerdi… Küçücük bir teselli olan ise Madalyalarının verilmesi, yaptıkları kahramanlıklarının anılması yanında birde şu var ki, Devletimizin bu çocuklara ve ailelerine sahip çıkacağıdır. Tabii bu kadar ufacık bir teselli yeterliyse…

 BU MİLETİ MİLLET, BU VATANI VATAN YAPAN BAŞTA GAZİ MUSTAFA KEMAL ATATÜRK OLMAK ÜZERE TÜM SİLAH ARKADAŞLARINA, KAHRAMAN ŞEHİTLERİMİZE VE GAZİLERİMİZE MİNNETTAR OLDUĞUMUZU BİR KEZ DAHA YİNELİYOR, HEPSİNİ RAHMETLE ANIYORUM.

SEVGİ VE SAYGILARIMLA…


                  

                        ******            *****          ******





 BEYHAN YÖRÜR        Bu e-posta adresini spambotlara karşı korumak için JavaScript desteğini açmalısınız

 

HAFTANIN GETİRDİKLERİ…
12.07.2010

Uzmanlar diyor ki…

"Kıyaslanma, çocukların ruh dünyasında derin yaralar açar. Aileleri uyarıyorum. Çocuklarınızı arkadaşlarıyla kıyaslamayın. Aksine, kendi kişilik özelliklerine göre takdir edin. Çocuk eğitiminde, güzel örnekler vererek onları doğru yöne çevirin. Kıyaslama yaparsanız mutsuz çocuklarla yaşamak zorunda kalırsanız." Eğitim sistemimiz çok bozuk. Atatürk'ün başlattığı "MİLLİ MAARİF SİSTEMİ" terk edildiğinden bu yana, bu memlekette eğitim sisteminin sistemi yok olmuş. Sürekli oynanan, oynandıkça daha çok bozulan bir sisteme dönüştü. Uygulamaya konulan sınavlar,  çocukları ve gençleri hem yarış atına çevirdi, hem de canından bezdirdi. Zaman zaman izlediğimiz, gördüğümüz haberler, zaten içimizi yakan ŞEHİT haberlerinden sonra bir kez daha yakıyor. Aldığı düşük puan nedeniyle intihar eden 14 yaşındaki YALÇIN ÖKTEM' de bunlardan sadece biriydi. Yazık değil mi?  Bu gencecik, yarınlarımızın güvencesi dediğimiz çocuklarımıza… Bu bozulan ve deney tahtası olan sistem daha kaç yavrumuzun kanına girecek, canları alacak merak ediyorum. Ve buna dur deyip, daha güzel bir sistem bulacak bir akıllı yok mu?


 "KAPI ÖNÜNE BİR KAP SUDA SEN KOY" KAMPANYASI… 

"MERHAMET ETMEYENE MERHAMET OLUNMAZ"  HZ. MUHAMMED S.A.V 

"Sende bir kap su koy, su gibi aziz ol." Hayvanları Koruma Derneği ve İl Müftülüğünün ortaklaşa hazırladığı bu kampanyayı bulup, düşünenleri canı gönülden destekliyor ve uygulayanları kutluyorum. Havalar sıcak. Giderek daha da ısınacak. Ağustos ayında tavan yapacak. Sizler, evlerinizde klimalarınızla, vantilatörlerinizin karşısında ya da serin deniz sularında keyif çatarken bir yerlerde başka türde canlıların da olabileceğini, onlarında yiyecek bir kap yemek ve bir kap suya ihtiyacı olacağını herhalde unutmayacaksınız değil mi?  Karşınıza çıkan, size hiçbir zararı olmayan gölge arayan ve bir kenara kıvrılan canlılara tekme atmayacak, hırpalamayacak ve seveceksiniz değil mi?... Bencilliği bir kenara bırakarak yaratılanı seveceksiniz yaratandan ötürü değil mi?... Haydi Manisa, haydi tüm ilgi gösteren ilgili ve yetkililer bu kampanyaya destek verin lütfen.

 CBÜ TATİLE GİRDİ…

 Üniversitemiz, 17nci Eğitim-Öğretim yılını kapattı. Umuyorum 18nci yılına yine muhteşem başlayacak. İlimize başka illerden okumak için gelen binlerce gence iyi bir ev sahipliği yapacak. Aynı daha önceki mezunlarına yaptığı gibi… Kapanış kokteylinde Ali KOCATEPE'nin bestesi olan "CBÜ MARŞI"nı eşi ve Rektörümüz Semra ÖNCÜ ile birlikte seslendirmeleri çok anlamlıydı. Ve unutulmaz bir gece daha yaşattılar bize. Sansasyonel olmayan kaliteli sanatçıların ne kadar sevildiğini bir kez daha görmüş olduk gözlerimizle…  Üniversitemizin bütün bir yıl boyunca yaptığı etkinlikler ve getirdiği sanatçılar, her zaman kalitesini gösteren özelliklere sahipti. Bekle, göreceksin, Türkiye ilklere oynayan bir üniversitemiz var. Hem eğitimi, hem de etkinlikleriyle… Bu imkanları bize sunan Rektörüm, Zeynep SÜREK ve tüm yardımcılarına kendi adıma teşekkür ederim.


 TAŞ ATAN ÇOCUKLAR…

Beni çok rahatsız ediyor. Ya sizi…
Taş atan çocuklar mı? Yoksa onların arkasına sığınan korkaklar mı? SUÇLU… Büyükler, çocuklarına doğru yolu göstermeyenler daha suçlular. Devlete, askere, polise kalkan elleri, durdurmak için bir şeyler mutlaka yapılmalı. Kendilerinin devletimizden aldığı yardımlar kesilmesin diye ön saflara çocuklarını itenler, bir gün gelir bu yaptıklarınızın cezasını evlatlarınız elinizden gittikten sonra anlarsınız. Ama iş işten geçmiş olur. Benden söylemesi….Bunu bir düşünün. Ne yaptığınızı, kime inanacağınızı varsa aklınız düşünün. Ondan sonra neme lazım deyip bakalım çocukların, kadınların arkasına sığınmaya devam edecek misiniz?...


 FİRMALAR VE REKLAM BROŞÜRLERİ…

Evet, evet sizin de kızdığınız şu kapılara sıkıştırılan bol miktardaki reklam kağıtlarından bahsediyorum… Hepinizin benim gibi düşündüğüne her iddiaya varım. Çevre kirliliği mi desem… Kağıt israfımı desem… Çöplüğe dönüşen apartman girişleri mi desem… Her ne tarafı isterseniz orayı değerlendirin dostlar. Milenyum çağında eller uzaya turist götürürken, görüntülü telefonlara imza atmışken, iletişimde devrimler yaparken biz de saplantı halinde kalan iletişim hala devam ediyor. Biraz kendinizi aşın lütfen. Üstüne üstlük hiç kimsenin yüzüne bakmadığı "SİNİRLENEREK BURUŞTURUP ATTIĞI" bu kağıtlar cebinize, bütçenize de zarar veriyor. Sanırım bunlara bir yasak getirilmeli. Her gün kapımızın önlerini süpüren hizmetlilerinde başına bela bunlar…. Bize acımıyorsanız, bari temizliğimizden sorumlu işçilere acıyın.

Son paragrafta Manisa Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncularından Cemil ŞEN'in Bulgaristan yolculuğundan bazı kesitleri yazdım size bu hafta… Ne kadar güzel bir ülkede yaşadığımızı hep birlikte fark edelim diye… Noktasına, virgülüne dokunmadan size aktarıyorum. Anlatım diline hayran kaldım. Ne de olsa sanatçı tabii. İyi okumalar…

 BİR GARİP DİYAR…

Birbirinden gereksiz eşyaları doldurup bavuluma, yola koyuluyorum. İstikamet, Bulgaristan'ın başkenti Sofya. İzmir'den kalkan otobüs, ağır-ağır yol alarak, götürüyor beni, bugüne kadar gördüğüm en iyi ve en kötü yerlerden birine. Merak edeniniz vardır, nasıl hem iyi, hem kötü olabiliyor diye. Anlayacaksınız… Edirne kapılarına dayanır dayanmaz, sınıra yakın bir yerde mola veriliyor ve üzerinizdeki Türk liralarını, Bulgar levasına çeviriyorsunuz. İzmir'den Edirne'ye kadar geçtiğiniz yollarda, Kaz dağları haricinde, doğa diyebileceğiniz bir yere rastlamanız çok zor. Göz alabildiğini kurak toprak ve derme çatma yapılarla bezenmiş, kimsesiz diyarlara mahkum insanım.

Yaklaştıkça daha net seçebiliyorsunuz sınır kapısındaki yazıyı, KARAHUDUT SINIR KAPISI. Hemen yanında ise BULGARİA – BULGARİSTAN. 2009 Ocağından bu yana, Bulgaristan, AB üyelerinden biri. Dolayısıyla resmi olan tüm prosedürler, AB ye uyumlu olarak değiştirilmiş. Pasaport ve vize işlemleri ve sınırdaki kontrol sistemi de, bu değişiklikten nasibini almış. Dünyanın herhangi bir sınır kapısında olmayan bir uygulama, dikkatimi çekiyor ve gülmek ile ağlamak arasında kalıyorum. Sadece söylenenleri yapıp, sınırdan geçmekle yetiniyorum.

Hiçbir sınır kapısında olmadığı halde, Türkiye'den Bulgaristan'a geçerken, vatandaşım, sadece bir kişinin yol alabileceği demir platformlar ile bezenmiş bir koridora sokuluyor. Zihniyet ise, apaçık ortada… '' Türkler sabretmeyi ve sıraya geçmeyi sevmiyor. Başkalarının hakkına saygı göstermiyor. '' İşte bu yüzden, birer mahkum gibi, sıraya geçmek mecburiyetinde bırakılıyoruz. Pasaport kontrol gişesindeki memur, her gün aynı şeyi defalarca yapmanın verdiği lakaytlıkla, pasaportunuzu alıyor ve tek kelime konuşmadan, işleminiz yapıp yüzünüze bile bakmadan geri veriyor. Siz de sebebini bilmeden mutlu oluyorsunuz. Belki de, bilinçaltınızda sorunsuz geçmiş olmanın mutluluğu var, bu da, size tebessüm ettiriyor. Türk ve Bulgar polislerin kontrolünde olan gişelerden geçtikten sonra, otobüse biniyorsunuz. Zira Türkiye'den Bulgaristan'a geçerken arama yapılmıyor. Akla şu soru geliyor. Bulgaristan'dan Türkiye'ye kaçak ürün geçirmek yasakta, Türkiye'den Bulgaristan'a serbest mi? Böylesine garip soruları arkanızda bırakarak otobüse biniyorsunuz ve Haskovo'ya doğru yola koyuluyorsunuz. Az ötede, yola en yakın tepenin üstünde, devasa bir haç yükseliyor ve ihtişamlı bir şekilde hoş geldiniz diyor. Artık Hıristiyan topraklarındasınız.

Doğa sizi bir kere daha hayrete düşürüyor. Sanki az önce kurak bir topraktan çıkmamış gibi oluyorsunuz. Sınırları koruyan tel örgüleri geçer geçmez, içinde insanın gezmekte zorlanacağı sıklıkta orman yükselmeye başlıyor. Ormanın olmadığı yerler ise boş bırakılmamış. Tarım arazisi olarak kullanılıyor. Tütün, ay çekirdeği, sebze ve meyve bahçeleri ve daha nicesi. Tek bir karışı bile ziyan edilmiyor ya da, başıboşluğa terk edilmiyor. İşin özü, Bulgar'lar toprağına sahip çıkıyor. Sebebi ise ülke ekonomisinin büyük bir kısmının, tarıma endeksli olması… Büyük ve yaşlı ağaçlardan tünel haline gelmiş yollardan geçiyorsunuz. Yol kenarlarına kurulan işletmeler, kurulurken ağaç kesip yer açmamış. Boş olan yerlere kurmuş. Bulgaristan içlerine doğru ilerledikçe, tabelalar, yazılar, insanlar, Türkçe' den arınıyor ve kendinizi garip hissediyorsunuz. Küçük köyler ve kasabalar, yol boyunca size eşlik ediyor. Dikkatinizi çeken en büyük şey ise, resmi kurumlar dahil her yapının, ha yıkıldı ha yıkılacak duruyor olması.

Trafik ise olabildiğince az ve yavaş. Tüm bu garipliklere dalmış giderken siz, az ileride büyük bir tabela selam veriyor size. ''XACKOBO'' yani Haskovo.  Otobüs, usul-usul otogara giriyor. Sabahın ilk saatleri… Hava serin ve otobüsün güvenli atmosferinden dışarıya çıkarken, bir ürpertiye kapılıyorsunuz. Artık değişim tamamlanmış ve çevrenizde, tek kelime Türkçe kalmamıştır. Haskovo' dan Sofya'ya geçmek için, bilet bulmak zorundasınız. Ama, çevrenizdeki herkes Bulgar. Bulgarca bilmiyorsanız, kolay gelsin vücut diline. Hava serin olmasına rağmen, buradaki insanlar bir garip. Baştan aşağıya göz gezdiriyorsunuz. Bere, polar, kapri ve çıplak ayakta parmak arası terlik. Isınmak için, sadece üstü kalın giyiyorlar, bu da, üstlerinde sonradan eklenmiş gibi duruyor. Aldırış etmeden bilet satan gişeye gidiyorsunuz. 17 leva'ya ( 17 lira ) Sofya biletiniz kesiliyor ve beklemeye koyuluyorsunuz. Bir süre sonra, eski bir otobüs yanaşıyor perona ve biniyorsunuz.

Her ırktan, her ülkeden insan olabiliyor. Karma dedikleri bu olsa gerek. Yaklaşık 4 saatlik bir yolculuğa başlıyorsunuz. Bulgaristan'ın içlerine doğru ilerlerken, sarp kayalıklar ve bitişiğindeki görülesi ormanlar, eşlik etmeye devam ediyor. Havanın giderek serinleştiğine, hatta soğuduğuna şahit oluyorsunuz. Bulutlara gitgide daha da yaklaşıyorsunuz. Onlar basınçtan aşağı geliyor, siz rakımdan yukarı çıkıyorsunuz ve buluşuyorsunuz Sofya köprüsünde. Sofya köprüsü, Sofya'dan yaklaşık 10 km önce karşılıyor sizi ve adeta büyülüyor. Ancak bir fotoğraf bile alamıyorsunuz. Zira, buradaki trafik kuralları harfiyen uygulanıyor. Tabi cebinizde birkaç levanız yoksa ya da, rüşvet vermeyecek kadar inatçıysanız. Görülmeye değer yerlerden biri Sofya köprüsü. Dik bir yarığa inşaat edilmiş. Uçurumun dibine kadar, yarığın duvarları orman ile kapanmış. Rakım yüksekliği, basınç alçaklığı bir araya gelmiş, bulutların, köprünün altından geçmesini sağlıyor. Evet, bulutlar sizin altınızdan geçiyor…

Biraz sonra, Sofya görünüyor. Düz bir ovaya kondurulmuş, şirin bir kasaba görünümünde. Tabii gece hayatı, şirin bir kasaba deyiminden çokça uzaklaştırıyor. İlerledikçe fark ediyorsunuz, şehir içi trafiğinin ne kadar kalabalık ama, ne kadar nizami olduğunu… Sofya otogarına giriyor otobüs ve iniyorsunuz. Otogar, bir AB ülkesinin başkentine yakışır şekilde düzenlenmiş. Ancak, yalnızca Bulgarca konuşuluyor. Yok öyle İngilizce falan... Bin bir güçlükle derdinizi anlattıktan sonra, taksiye biniyorsunuz. Ancak aman dikkat… Kırk yıllık arkadaşınızmış gibi davranan taksicilerden uzak durun. Çünkü, kaçak taksicilik yapıyorlar. Olabildiğince, resmi olarak numaralandırılmış olanları tercih etmelisiniz ki, 10 levalık yolu 100 levaya gitmeyesiniz. Studentsgrad'a doğru yola koyuluyorsunuz. Bu ilçe, Sofya teknik üniversitesinin bulunduğu yer, bu yüzden Türkler ve diğer ülkelerden gelen öğrenciler, burada yaşıyor. Sofya, tarihi yapılarına sahip çıkıyor. Hepsi özenle restore edilmiş ve orijinalliğinden hiçbir şey kaybetmemişler.

Tabii, Osmanlı camilerinin, kasıtlı olarak, kiliseye dönüştürülmesini saymazsak… Şehrin en büyük kilisesi, bir Osmanlı yapısı… Trafik ve trafik kuralları, haddinden fazla düzenli ve aktif… Yayalar, her şeyden üstün tutuluyor. Araçlara yeşil yanmış olsa bile, yola inme teşebbüsünde bulunan bir yayaya, saygı gösterilip duruluyor. Hız kesinlikle yapılmıyor. Sınırlar ise, şehir içi 40 km, şehir dışı en fazla 60 km. Aslına bakılırsa, Türkiye'ye endekslendiğinde Bulgaristan adeta duruyor. Yaklaşık 20 dakika yol aldıktan sonra, Studentsgrad'dasınız. Şimdi bir duş alıp, yol yorgunluğunu atmak için uykuya dalıyorsunuz… Uyanır uyanmaz, şehir yaşantısının içinde buluyorsunuz kendinizi. Sofya soğuk. Türkiye'den çıkarken yanınıza aldıklarınız, bazen yetersiz kalabiliyor. Sabahın ilk saatlerinde sokaklar kimsesiz gibi. Herkes işine gücüne çekiliyor.

Ancak, öğleden sonra turistler ve yerli halk bir araya geldiğinde, Sofya, tam bir karnaval havasına bürünüyor. Hava kararıp şartlar uygun hale geldikten sonra, gece kulüplerinden müzik sesleri yükselmeye başlıyor. İçki içeride de, dışarıda da almış başını gidiyor. Ama ilginçtir, hiçbir taşkınlık cereyan etmiyor. Birkaç gün kaldıktan sonra anlıyorsunuz ki, insanların çoğu, gününü, akşam disko da biraz eğlenelim diye geçiriyor. Geleceğe dönük plan ve yatırıp yapan, yok denecek kadar az. Bu yönde düşünenleri araştırdığınızda, karşınıza çıkan sonuç sizi gülümsetiyor. Türk'ler. Evet, yalnızca Türk'ler geleceği düşünerek hareket ediyor. Sofya' da ve tüm Bulgaristan'da gıda fazlasıyla ucuz. Tekstil, hemen-hemen Türkiye ile eşdeğer. Otomobil piyasası, neredeyse yarı yarıya ucuz. Aklınıza gelen ilk formül, Türkiye'de kazan, Bulgaristan'da harca formülü oluyor.

Domuz eti spekülasyonu yok olmuş durumda. Kimse, yediğimiz üründe domuz eti var mıdır tereddüdüne kapılmıyor, çünkü domuz eti, kırmızı etten daha pahalı bir fiyata, tüketici ile buluşuyor. Kırmızı et fiyatı ise, hayli ilginç. Türkiye'de 36 lirayı gören et fiyatı, Bulgaristan'da, 8 leva civarında. Dünyayı kasıp kavuran kriz ve tarımın yok olması durumundan Bulgaristan, tarım ve besicilikteki tecrübesinden dolayı, ucuz kurtulmuşa benziyor. Günler geçtikçe daha çok şaşırıyorsunuz. Çünkü trafik gerçekten nizami ve hiçbir aksilik çıkmıyor. Şehir içi otobüslerinde, Bulgar halkı arasında müthiş bir dayanışma var. Öyle ki, bazen bilet kullanmanız gerekmiyor. Önceden kullanılan ve başkası tarafından kullanılması için koltuğa bırakılan biletlerle karşılaşabiliyorsunuz. Sofya'da ve Bulgaristan'ın pekte fazla Türk nüfusu barındırmayan yerlerinde, Türk'ler ve Türk dili sevilmiyor. Sofya'dan sonra, Kardzhali' ye doğru yola koyuluyoruz. Kardzhali, Türk nüfusunun yoğunlukta olduğu bir şehir. Sofya kadar olamasa da, Bulgaristan'ın görülesi yerlerinden biri…

Yine uçsuz bucaksız ormanlar eşliğinde yol alıyoruz, balkanlar dedikleri bu olsa gerek. Bulgaristan'ın herhangi bir yolunda, karşınıza hayvan çıkabiliyor. Bu yolun patika ya da otoban olması durumu değiştirmiyor. Ve durmak zorundasınız. Zira besi hayvanları, insanların yaşam kaynağı haline gelmiş. Ekmek, su kadar ihtiyaç duyuluyor. Türk ve Yunan sınırına yakın bölgelerde, yol boyunca koyulan tabelalarda ilginç bir durum var. Başka bir dili veya başka bir milleti bu kadar hazmedemez iken, Bulgar hükümeti, tabelalarda Bulgarcanın yanı sıra, Latince ibarelerde bulunduruyor. Yalnız lütfen dikkat… Bu, sadece sınıra yakın bölgelerde. Yani turist sevmiyorlar, ancak vazgeçemiyorlar da. İmkansız bir aşk gibi duruyor Bulgar halkının başka halklarla bir arada yaşaması…

Birkaç saat sonra, Kardzhali otogarına giriyor eski otobüs. Nihayet çevrede Türkçe konuşan insanlara rastlıyorsunuz. Türk esnaflar. Bulgarlar arasındaki dayanışmanın en az iki katı, Türkler arasında mevcut. Esnaf her konuda yardımcı oluyor. Öyle ki, dükkanını çırağına bırakıp sizin resmi işleriniz ile ilgilenecek kadar, hemşeri özlemi çekiyorlar. Siz onlara, Türkiye'den esinti götürüyorsunuz. Üzeriniz bile, Türkiye kokuyor. Ya da, onlar böyle inanıyor, inanmak istiyor. Türk'lerin ikamet ettiği köyler, kimsesiz ormanlar ile iç içe. Şehir, ayaklarınızın altında kalıyor. Ve gider gitmez yaptığınız ilk şey, manzara karşı bir mangal yakmak oluyor. Olmasa da, ortamı bu hale getiriyorlar. Zira siz Türkiye'den geldiniz. İçki mi ?  Su gibi tüketiliyor…
Geceyi orada geçiriyorsunuz. Sabah kalktığınızda bir garipsiniz, çünkü ciğerleriniz, bu kadar temiz havaya alışmamış durumda. Çevre kirliliği hiç yok. Çünkü, bir AB ülkesi olan Bulgaristan'da, çevreyi kirletme ihtimali olan bir sanayi yok. Sanayileşme yok. Bulgar ve Türk nüfusun büyük bir çoğunluğu, komşu ülkelerde çalışıp biriktirmeyi yeğliyor.

Bulgaristan da kalanlar ise, yaşlı ve misyoner olanlar. Uzaktan Bulgaristan'a bakmak mümkün olsaydı, söylenecek ilk söz, sanırım, ölü ülke olurdu. Sessiz ve kimsesiz… Gece hayatını ise, karanlık örtüyor. Tüm bunlardan, ders çıkarmak zorunda kalıyorsun. Bulgaristan, birkaç gününü geçirmek için harika bir yer, ama yaşamak dersen; evlerden ırak. Türkler ve Türk öğrenciler, durumlarından fazlası ile şikayetçiler. 2. sınıf vatandaş olarak görülmekten sıkılmış durumdalar. Dönüş saati gelip çatıyor. Neyse ki Türkiye ve Bulgaristan arasında yolcu taşımacılığı yapan firmaların çalışanları, Türk… Aynı garipliklerle sınıra kadar geliyorsunuz. Bulgar polis, kaydınızı yapıp geçiriyor. İki ülke sınırı arasında kalan tarafsız bölgede, devasa bir tesis mevcut…

İçinde, her şeyi bulmanız mümkün. En önemlisi, free shop'u bulabiliyorsunuz. Tarafsız sahada olmasından kaynaklı, vergiye tabi tutulmuyorlar. Bu yüzden, ürünler çok ucuz. Alışverişiniz tamamladıktan sonra, Türk kontrolüne geçiyorsunuz. Giriş mührünüz pasaportunuza vuruluyor ve otobüsünüz iki platform arasında durduruluyor. İki yanda uzunca masalar mevcut. Bavullarınız, bu masalara sıralanıyor ve yalandan bir arama yapılıyor. Bavulunuzun fermuarını açma ihtiyacı bile hissetmeden, el yordamıyla, dışarıdan bir kez sıvazlanıp geçiliyor ve bunun adı arama oluyor. Kaçakçılık yapanlara kızmalımı diye düşünüyorsunuz. Tüm bu trajikomiklikler bitiyor ve sonunda, Türkiye'ye giriş yapıyorsunuz. Merhaba kurak topraklar ve merhaba karşıma çıkan ilk yapı, camii. Şimdi, Bulgaristan hangi şartlarda AB üyesi, Türkiye hangi şartlarda AB dışında. Ve günün sorusu; Biz, AB'yi ne kadar istiyoruz. Biz, Hıristiyan kulübü olan bir birliği, ne kadar istiyoruz… ?
 

 Sevgili Haber okuyucuları, Manisa Belediyesi Şehir Tiyatrosu oyuncularından Cemil ŞEN'in Bulgaristan yolculuğundan bazı kesitleri yazdım size bu hafta… Ne kadar güzel bir ülkede yaşadığımızı hep birlikte fark edelim diye… Noktasına, virgülüne dokunmadan size aktardım. Anlatım diline hayran kaldım. Ne de olsa sanatçı tabii. Umarım siz de beğenmişsinizdir.

 

 
Ulti Clocks content

Döviz Bilgileri

- Alış 1.4994 TL
- Satış 1.5066 TL
- Alış 1.9241 TL
- Satış 1.9334 TL
TCMB Günlük Döviz Kurları

Anketler

Günlük yaşamınızda aşağıdakilerden hangisinden vazgeçemezsiniz?