| HAYDAR AKSAKAL |
| KOSE - KOSE | |||
|
SÜMERLİLER UYGARLIĞIN KÖKENİ 30.08.2010 Muazzez İlmiye Çığ, yıllardan beri Sümer edebiyatına ve günlük yaşantılarına ait konuları tabletlerden okuyor, kitaplar yazıyor, ulusal ve dünya kültürüne hizmet ediyor… 20 Haziran 1914 yılında Bursa'da doğdu. İlkokuldan sonra, Bursa Kız Öğretmen Okulu'nu 1931'de bitirdi. İlkokul öğretmeni olarak 4,5 yıl Eskişehir'de çalıştı. Atatürk'ün isteğiyle Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi'nin Hititoloji Bölümü'ne 1936'da kaydoldu. Prof. Dr. Hans Gustav Gülerbock'tan Hitit dili ve kültürü, Prof. Dr. Berno Landsberger'den Sümer ve Akad dilleri üzerine dersler aldı. 1941 yılında İstanbul Şark Eserleri Müzesine uzman olarak atandı… Binlerce tablet üzerinde Dr. F. Kraus ve meslektaşı Hatice Kızılyay ile çalıştı. Sümeroloji edebiyatıyla ilgili yayınlar hazırladı. 15 kitabı ve 100'ü aşkın makalesi yayınlandı. İstanbul arkeoloji Müzesi'nde bulunan Sümer, Akad ve Hitit dillerinde yazılmış 74 bin çiviyazılı tablet üzerinde 33 yıl çalıştı, 1972 yılında emekli oldu… ![]() 4 Mayıs 2000 tarihinde İstanbul Üniversitesi senatosu tarafından Fahri Doktor unvanı verildi.Atatürk Sümerce üzerinde de uğraş verdi. "Çağdaş uygarlığı anlayabilmek, dünya yüzünde eski uygarlıkları, bütün insanlığın ilk Uygarlıklarını doğru tanıyabilmekle mümkündür" dedi.. "Bugüne kadar halka dönük kitaplar yazarak insanımıza-belki de yakında atalarımız olduğu kesinleşecek olan-Sümerlerin kültürünü tanıtmaya çalıştım." "Elimde olan malzemeyi bir an önce derleyip toplayıp-dönüşü olmayan yere gitmeden önce yayınlamaya, kaynak olarak sunmaya kara verdim." (1) İlmiye Çığ'ın "Uygarlığın kökeni Sümerliler–1" kitabı Evren, insanın oluşumu, tanrılarla ilişkilerine ait efsaneler, destanlar, atasözleri, savaşlar ve yok oluşlarının hikâyesi… Sümerler 6000 yıl önce, Dicle ve Fırat nehirleri arasına gelerek, Güney Mezopotamya'ya yerleşmiş. Kurdukları büyük uygarlıkla, varlıklarını 2000 yıl korumuşlar. Ur, Uruk, Kiş, Lagas ve Nippur önemli kentlerdi. Kentlerin planlarını yapmış, yazıyı İÖ. 3000'lerin başında icat etmiş, okullar kurmuşlardır. Zaman zaman kurdukları kentler, düşmanların saldırısına uğradı, yakılıp, yıkıldı ve yağma edildi… Bu olaylardan sonra ülkelerini ayağa kaldırmak için büyük uğraş verdiler. Kil tablet üzerine yazdıkları her şey arşivlendi, kütüphaneler oluşturuldu. Sümerler ve onlardan sonra ortaya çıkan milletler bu çivi yazısını kullandılar. ![]() Nineve'de Asurbanipal kitaplığının bulunmasıyla yazım ve Asur dili 1855 yılında çözüldü. 1869 yılında Jule Oppert, bu dile Sümerce adını verdi. "Türk, Fin ve Macar dillerine akraba" olduğunu söyledi. Sümer edebi eserlerinin çevirisi zor; tabletler parçalar halinde ve değişik müzelerde… Sümerologlar arasında, genel anlam aynı olmasına rağmen, çeviri ve yorum farkları ortaya çıkıyor. S. N. Kramer, "Tarih Sümer'de Başlar" kitabının çevirini yapan İlmiye Çığ'a şöyle sesleniyor: "Ne de olsa bu kitap büyük bir olasılıkla Türkçe gibi bitişken bir dil konuşan ve Güney Mezopotamya'ya 6–7 bin yıl önce Orta Asya'nın herhangi bir yerinden göçmüş olan Sümer halkı hakkında. Sümerlilerin Türklerle ilgili bir halk olduğu fikri Atatürk zamanında geçerliydi. Böyle olabileceği hakikaten hiç de uzak değildir." (2) "Türkmen yazarları da Sümercenin daha çok Türkmen lehçesine benzediğini iler sürüyor." (3) Azerbaycan'dan Prof. Atakişi Celiloğlu Kasım, "Sümerce Kesin Olarak Türk Dilidr" adlı bir kitap yayınladı. Güney Mezopotamya'da 1877–1900 yılları arasında, Fransızlar Tello Höyüğünde bir kazı yaptı. Birçok heykel, kabartma, silindirler ve tabletler bulundu. Burada çıkan tabletlerin 40.000 adedi İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunmaktadır… Sümerliler ile ilgili ikinci büyük kazıyı yapmak için Amerikalılar, Osmanlı Devletinden izin almak için 1889 yılında İstanbul'a geldi. Zamanın sadrazamı Kamil Paşa, kazıdan çıkan eserleri satın almaları gerektiğini söyledi! Arkeoloji Müzeler Müdürü Osman Bey, Müzeler Nizamnamesine göre, çıkan eserlerin yarı yarıya paylaşılacağını bildirdi. Osman Hamdi Bey, Nippur Höyüğünde kazı yapmalarını önerdi. Buradaki kazılarda, birçok zorluklara rağmen 30.000'den fazla tablet bulundu. 15.000 adedi İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne getirildi. İÖ. 2350–2200 yıllarında Akad devleti, doğudan gelen Gutiler'in saldırısıyla yıkıldı. Sümer toprakları İsin, Larsa ve Babil olmak üzere üç krallığa bölündü. Gutiler Lagaş Şehir Beyliğini özgür bıraktı. Siyasal yaşamdan çekilen Sümerlerin yerini Sami dili aldı. İsin Krallığı Sümer kültürünü ve edebiyatını uzun süre korudu. Bu dönemde Sümerce en yüksek düzeye ulaştı. İşin Kralı İşmedegan için yazılan ilahi günümüz insanına da ders veriyor… "İnsanın insana işkence etmediği, oğlun babadan çekindiği gün, İnsanlığın ülkede yayıldığı, baştakilerin sayıldığı gün, Kardeşin büyük kardeşten sonraya geçtiği gün, Gençlerin bilenlerin sözüne kulak verdiği gün, Güçsüz ile güçlün kavga etmediği, nezaketin geçerli olduğu gün, Memlekette bütün üzüntülerin gittiği, onun ışık kapladığı gün, Ülkeden koyu karanlık kalktığı gün Bütün canlı yaratıklar sevinecekler." (4) "Bir savaş kararını kral kendi başına vermiyor. Yaşlı ve gençlerden oluşan meclise ayrı ayrı soruyor. Bu, tarihte ilk demokrasi örneği olarak kabul edilmektedir. (5) Kaynakça: (1,2,3,4,5) Çığ İlmiye Muazzez, Uygarlığın Kökeni Sümerliler-1, Üçüncü baskı 2009, Kaynak Yayınları;500, Analiz Basım Yayın Tasarım Gıda Ticaret ve Sanayi Ltd. Şti. İstanbul. ****** ***** ****** HAYDAR AKSAKALMUHTEŞEM MANİSA DAĞI SİPYLUS VE TANTALOS GÖL Haziran ayı ortalarında, Manisa lalelerini fotoğraf karelerine almak için Manisa Dağı'na doğru yol alıyoruz. İlk durağımız Turgutalp. Köy, Manisa Dağı'nın en güzel yerinde kurulmuş. Gün geçtikçe gelişiyor. Yeni yapılan dağ evleri de çevreye uyum sağlamış. Yurt dışında yaşayan, dünyayı bir gezgin gibi dolaşan arkadaşımız Angıner: "Dünyada böyle bir yer yok" diyor. Çiçeklerden ve dallardaki kirazlardan ayrılmak zordu... Güvercinkaya denilen yerde, yol açılmadan önce çok büyük, masa şeklinde kayalar vardı. Günümüzde, ne onlar ne de güvercinler var. Atalanı'na doğru yol alırken, yılkı atlarının Göledin kenarına doğru geldiklerini gördük. Çam ağaçları arasından su içmeye iniyorlardı… Milli park sınırları içindeyiz. Ormancıları ziyaret ettik. Onlar, doğayı çok seviyor... Manisa lalesi Anemon, Mayıs ortalarında, doğayı sevenlere merhaba demiş. Bu yıl erkenden dağı terk etmiş. Anemon dağ lalesi, bir zamanlar, lale bahçelerinin ve sarayların vazgeçilmez çiçeğiydi. Manisa Dağı'nın zirvesinden, Nurkadın Mağaralarına doğru yol alırken doğadaki bir mucizeyle karşılaştık. Asırlara meydan okuyan bir çam ağacının dalları yıkılmak üzereyken, ağacın dört köşesinden yükselen genç çam ağaçları, ihtiyarlayan çam ağacının dallarını tutuyor ve ona destek oluyorlardı… Manisa Dağı'nın doruklarından Tantalos Gölü'ne gitmeye karar verdik. Dağ üzerinden ulaşacağımız yol bozuktu. Tekrar kente indik. Yukarı Çobanisa ve Çeşmebaşı üzerinden göle gidiliyordu… Yukarı Çobanisa üzerinde, yol kenarında antik dönemden kalma kaya mezarları vardı. Yol genişletme bahanesiyle bu tarihi dokuyu yok etmişler. Kimsenin umurunda değil. Çok yazık… Yukarıçeşmebaşı Köyü'nü geçtikten sonra, yolun sağını takip etmemiz gerekirdi. Soldaki dağ yoluna girdik. Berbat bir yol. Arabanın altını vura vura dağlara tepelere tırmandık. Yol üzerinde, kiraz bahçelerinde villalar yapılmış… Hayli yorucu ve zahmetli bir yolculuk oldu. Bir su birikintisini zorlukla geçtik. Göle giden bu yolu da öğrenmiş olduk. Göle ulaştığımızda, suyun kenarında dallarını göle doğru uzatmış söğüt ağacının altında, bir köylü sigarasını tüttürüyordu… Gölün çevresini dolaştık. İsmail Amcanın kirazlığı satılmış. Yıllar önce televizyoncularla onun damına uğramış, yemeklerimizi orada hazırlamıştık… Yörede yaşayanlar, Tantalos Gölü'ne Sülüklü göl diyor. Tepelerin arasında, bir düzlükte oluşmuş dolin gölü. Bir zamanlar içinde bol miktarda sülük vardı. Orman idaresi göle aynalı sazan atmış. Onlar gittikçe çoğalıyor. Balıklar, sülükleri yiyip bitirince göl, Balıklı göl olmuş. Pazar günleri balıkçıların akınına uğruyor. Gölün üst kısımlarından Nurkadın mağarasına giden patika, oldukça zor bir parkur. Gölün kenarında, bir de çoban çeşmesi var. Dağdaki bir kaynaktan su geliyor. Üzerine "Dağcı Çeşmesi" yazmışlar. Yanan yüzümüzü bol suyla ıslattık. Sonra kana kana su içtik.. Göle ulaşan yolun batı kısmında Mostane kentinin kalıntıları, yerlerde sütunlar ve mezarlar var. Antik dönemden kalma çeşmesinden su akıyor. Çeşmenin etrafındaki mimari parçalar da yok olmuş… Antik dönemde dağın üzerinde kentler kurulmuş. Örenpınar bölgesinde, kazılan mezarlar da açığa çıkarılmış. Gebe oluk ve Ayvacık Köyü'nün dışındaki kaleler, dağın tarihine ışık tutuyor. Sülüklü Göl'ün üst tarafında, Gürle yöresindeki mağaralar Hıristiyanlık döneminin başlangıcında kilise olarak kullanıldı, mağaraların iç ve dış duvarlarında haç sembolleri var… Manisalı yazar Pausanias, 1850 yıl önce yazdığı seyahatnamesinde, Tantalos Gölü üzerinde uçan beyaz kartalları gördüğünü, Manisa Dağı'nda (Sipylus) bulunan Kral Tantalos ve Tanrıça Plüto'nun mezarının görülmeğe değer olduğunu söylüyor… ****** ****** ****** HAYDAR AKSAKALYILKI ATLARI 16.08.2010Manisa Dağı'nın doruklarında ve ormanlarında, günlerce yılkı atlarının peşinden gittim. Anadolu'da, tabiatta serbestçe dolaşan yabani atlara yılkı denmektedir. İnsanlardan kaçıyor, onlara dost olduğumu, doğayı ve yılkı atlarını sevdiğimi söyledim. Yaşamlarını yakından incelemek istiyordum. Ayvacık Köyü'nde, çeşme başına gelen yağız atlarla iletişim kurmaya çalıştım. Sürü halinde geldiler. Onlara yaklaştıkça, uzaklara, ormana doğru kaçtılar… Atalanı'na doğru yol alırken, yılkı atlarının Göledin kenarına doğru indiklerini gördük. Çam ağaçları arasından suya geliyorlardı. Suyun karşı yamacında, kameralarımızı hazırladık. 16 yılkı atı suyun kenarında durdu. Bizlere bakarak suya daldılar. Yılkı atlarının sulara yansıyan gövdeleri, fotoğraf karelerinde yerini aldı. Onlara daha fazla yaklaşmak istemedik. Suyun içindeki oyunlarını bozmamak için tekrar yola çıktık. Sürüler halinde dolaşıyor, birbirinden ayrılmıyor, yağmur yağdığı ve sıcakların bastırdığı dönemlerde, büyük bir çam ağacının altında duruyorlar. Hürriyetlerine çok düşkün, esaret altına girmek, tekrar yular takmak istemiyorlar. ![]() Bazı insanlar yılkı atlarını yakalayarak ehlileştirmekte ve onları satarak kazanç elde etmektedir. Eski Turgutalp Köyü muhtarı, günlerce peşinde koştuğu ve zorlukla yakaladığı yılkı atını ehlileştirdi. Her yere şimdi onunla gidiyor. Doğal şartlar, yılkı atlarını zorluyor. Kışın aç kaldıklarını duydum. Milli Parklar Müdürlüğüne gittim, orman idaresinin onlara yem götürdüğünü öğrendim. Orhun Abideleri ve Dede Korkut hikâyelerinde yılkı, at ve at sürüsü yerine kullanılmıştır. Eski metinlerde yılkı kelimesi sıkça geçer. Eski Uygur Türkçesi ve Kaşgarlı Mahmut tarafından Bağdat Kenti'nde 1072–1074 yılları arasında yazılan Türkçe-Arapça sözlük olan Dîvânü Lü_âti't-Türk, de kısmen farklı anlamlarda kullanılmıştır. Anadolu'nun fakir köylerinde çiftçilik yapan, kış aylarında hayvanlarını besleyecek maddi gücü olmayan insanlar, kullandıkları atları yiyecek bulması için doğaya bırakır. Bu atların sahibi de yoktur. Hayvana ihtiyaç olduğu zaman, tekrar yakalamaya çalışırlar… At sahibinin, bakımından, masrafından, zahmetinden kaçtığı ve istemeden de olsa bir kış günü doğaya terk ettiği hayvanların çoğu ağır kış şartları arasında yok olmaktadır. Havan hakları yönünden üzerinde durulması gereken bir konudur yılkı atları… Yılkı atların salındığı doğal ortamların iyileştirilmesi için, yetkili bakanlıklar yılkı atları üzerine proje hazırlamalıdır. Yılkı, Yaşar Kemal tarafından da, "saldım çayıra Mevla kayıra" mantığı ile ziyan edilmiş bir insan türünün sembolik ifadesidir… ![]() İnsanlar, yıllarca kullandıkları hayvanların yaşam hakkını hiçbir zaman düşünmemiş, onlara karşı son derece ilgisiz, saygısız ve merhametsiz davranmışlardır. Yılkı atları bu acıyı üzerinde taşıyan doğa dostu varlıklardır… Karaman'ın 50 km kuzeyinde Karadağ'ın kuzey eteklerinde, volkan çukuruna, "Bin bir kilise" olarak anılan yerde, Madenşehir, Derbe ve Üçkuyu Köylerine yakın bölgelerde, 1930 yıllarında dağlara bırakılan, sahipleri tarafından ölüme terk edilen yılkı atları gittikçe çoğaldı, sayıları 350'ye ulaştı. Bu atlar günümüzde volkan çukurunda yaşıyor. Bahar aylarında Yörükler buraya geliyor. Keçi sürüleri arasında otluyorlar. Atlar, su ihtiyacı için dağın güney batısında, 2000 metrede bulunan tarihi çeşmeye çıkıyor. Orada çoğalıp, orada ölüyorlar. Volkan çukurunda yaşayan yılkı atları Karaman'a turist çekiyor… Bölge Hititler döneminde yerleşim alanıydı. Derbe Köyü'nde "Hititler'den kalma bir kaya anıtta çift süren, tarlaya tohum eken iki köylü var." O dönemden kalma belgelerde, çevredeki insanların atçılığı geliştirdiği ve buradan komşu ülkelere at satıldığı belirtiliyor. Anadolu'ya yerleşen Türkler, ata ayrı bir önem verdi. İlkçağlarda kutsal bir varlık olarak değerlendirildi. Ozanlar tarafından sevgiliye eş değer tutuldu. Karacaoğlan der ki: "Yiğit yiğidin kardeşi/ At yiğidin öz kardeşi" Zaman boyutunda her şey değişiyor. Tarımdaki hızlı gelişme, makineleşme atın değerinin kaybolmasına neden oldu… Yılkı atları insanların ve doğanın tehdidi altındadır. En büyük düşmanları kurtlar. Aç kurtlar acımasızca onlara saldırıyor. Yılkı atlarının koruma altına alınması gerekiyor. ****** ****** ****** HAYDAR AKSAKALKİRAZ 09.08.2010Kiraz zamanı, Sülüklü Göl ve Örenpınar çevresindeki kiraz bahçelerine doğru uzandık. Hasat mevsiminin son günleriydi… Kiraz, meyve özelliği yüzünden ne erken ne de geç hasat edilir, tam zamanında yapılır. Toplanan mahsul, satışa kadar bahçenin nemli bir bölgesinde bekletilir. Çeşmebaşı Köyü'nden 20 kadar kadın kiraz topluyordu. Ellerinde kalibre ölçeği var, toplanan kirazlar sepetlere kondu. Beğendiğim kirazlar 28 kalibre ve üzerindeydi. Merdivenlerin üzerinde, dallara doğru uzanarak kiraz toplayan kadınlar türküler söyledi. Çocuklar annelerine su taşıdı, onlar da çalışmaya ortak oldu. Toplanan kirazlar kamyonete taşındı. Manisa Dağları'ndan Almanya'ya ihracat başlamıştı… Nisan-Mayıs aylarında, pembemsi ve beyaz renkleriyle açan çiçekler, etlenerek fındık büyüklüğünde, kiraz adı verilen meyveler olur… Dallarında, iki veya üçü bir arada demetler halinde bulunur. Baharın habercisidir. Mitolojide karşılığı doğum ve yenilenmedir. Çin'de ölümsüzlüktür. Giresun ili, adını kiraz meyvesinden almıştır. Muhteşem Manisa Dağı'nın (Sipylus) etekleri, yamaçları ve yaylalarında çeşitli türde kiraz üretilir. Salihli, Akşehir, Uluborlu, Dalbastı ve Napolyon en çok bilinen türleri... Ülkemizde geniş çapta kültürü yapılıyor. Uludağ, aşlama ve Napolyon türleri kızarıp olgunlaşınca toplanır.Yerli çeşitlere ek olarak Early Burlat, Van, Lambert, Noble, Regina, Sweetheart, Bing ve Stella gibi yabancı çeşitlerde ülkemizde yetişiyor… Fide olarak dikilen kiraz ağacından, 5-6 yıl sonra meyve alınır. Yaklaşık 15 metreye kadar uzar. Dişli kenarlı yaprakları vardır. Bir kiraz ağacı 60-70 yıl yaşayabilir, ortalama 25-50 kg kadar ürün verir. Kiraz (Prunus avium), gülgiller familyasındandır. Meyvesi taze olarak yenir. Hoşafı, reçeli, konservesi ve Giresun İli'nde "kiraz kavurma" adıyla yemeği yapılır… Modern tarım yöntemlerinin uygulanmasıyla kirazda verim ve kalite artmıştır. Giresun, Kafkasya, Hazar Denizi çevresi ve Kuzeydoğu Anadolu'da doğal olarak bulunan bir meyve ağacıdır. En kaliteli kirazlar Toroslar'ın kuzey yamaçlarında, Göksu Nehri'nin kaynağında yer alan Korualan Kasabası'nda yetişmektedir… Farklı görünüm ve lezzete sahip kirazın, kökü, sapı ve çekirdeği değerlidir. Kiraz tam bir şifa kaynağı, kalbe iyi geliyor, kan yapıcı özelliği var. Karaciğer ve safrayı da temizler. Kirazın böbrek dostu olduğunu belirten Prof. Dr. Turan Karadeniz, kanı ve vücuttaki zehirli maddeleri de temizlediğini söyledi. Kirazın birçok sağlık faydasının olduğunu belirten Ordu Üniversitesi Ziraat Fakültesi Bahçe Bitkileri Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Turan Karadeniz, en önemli özelliğinin 'böbrek dostu' olması olduğunu söyledi. Prof. Dr. Turan Karadeniz, "Kiraz, idrar söktürücü özelliğiyle böbreklerin dostudur. Ayrıca vücudu zehirli maddelerden temizliyor. Kiraz ürik asit ve ürat tuzlarının vücuttan atılmasını sağladığı için romatizma ve gut hastalıklarıyla eklem kireçlenmesi ve damar sertliğinin tedavisinde de kullanılıyor. Ayrıca yapısında bulunan kinik asit ile böbreklerin taş ve kum yapmasını önlediği ve varsa zamanla döktüğü, ayrıca safra kesesi taşının dökülmesine de yardımcı olduğu biliniyor. Vücuttaki fazla suyun atılmasıyla dolaylı olarak zayıflamaya yardımcı oluyor" dedi. "SİNDİRİM GÜCÜNÜ ARTTIRIYOR" Kirazın ayrıca peklik giderici özelliği bulunduğunu kaydeden Karadeniz, şöyle devam etti: "Özellikle bayat yemeklerle pastırma, sucuk gibi gıdaların zararlarını önleyen kiraz, aynı zamanda kandaki zararlı maddelerin vücuttan atılmasını ve yüzde oluşan sivilcelerin giderilmesini sağlıyor. Kiraz suyunun yüz ve boyun kısımlarına sürülmesinin deride kırışıklıkları önlediği ve giderdiği belirtiliyor. Karaciğerin dostu olan kiraz, hastalıklar, fazla ilaç tüketimi ve zehirlenmeler sonucu zorlanan karaciğerin yükünü hafifleterek iyileşmesine yardım ediyor. Karaciğer zamanla normale dönüyor ve safra salgısı artıyor. Böylece sindirim gücünü artırıyor. Kirazda bulunan 'levüloz' adlı şeker kolay sindirilebildiği için şeker hastaları hiçbir tehlike oluşmadan kiraz yiyebiliyor. Ayrıca içerdiği madensel madde ve vitaminler nedeniyle hastalıklara karşı dayanıklılığı artırıyor. Yapısındaki bol fosforuyla sinirleri kuvvetlendirerek sakinlik sağlıyor. A vitamini kaynağı karo ten içeren kiraz, aynı zamanda gözlerin dostudur." "ASPİRİNDEN DAHA FAYDALI" Kirazın stresi yok ettiği gibi menopoz döneminde faydalı olduğunu da ifade eden Karadeniz, damar sertliği ve mafsal kireçlenmesine de büyük faydası olduğunu belirterek, "Kiraz meyvesi ağrıların dindirilmesinde aspirinden daha fazla etkili oluyor. Araştırıcılar bu etkiyi kirazda bulunan 'antosiyanin' isimli kimyasalın yaptığını bildirmektedir. Kirazda 12–25 miligram arasında antosiyanin bulunmakta ve bu maddenin ağrı kesici etkisinin aspirinden on kat daha fazla olduğu bildirilmektedir. Araştırıcılara göre, günde 20 kiraz yemek bir aspirin almakla eşdeğer görülüyor. Ayrıca kirazda bulunan antosiyanin maddesi E ve C vitaminlerine benzer antioksidan etki yapmaktadır" diye konuştu. (1) Kiraz, dünyada en çok Türkiye, ABD, İran ve İtalya'da üretilmektedir. Kiraz, üreticinin kazancını artırmıştır. Ülkemize bol döviz getiren bir üründür. Kirazın geleceği son derece parlaktır. Son yıllarda kiraz yetiştiriciliği, giderek cazibe kazanmaktadır. Türkiye dünyanın bir numaralı üreticisi olma yolundadır. Türk kirazı yurt dışında daima talep görmektedir. Pazarlama sorunu yok. Türkiye coğrafi yapısı ve iklimiyle dünya genelinde ideal bir konumdadır. Üretimin hem kaliteli hem de insan sağlığı açısından faydası anlatılmalıdır. Üreticimiz bu konuda bilinçli olmak zorundadır… Kaynakça: (1) http://birkadinfenomeni.com/kiraz-ve-kirazin-faydalari.html ****** ****** ****** HAYDAR AKSAKALHAYDAR AKSAKAL'IN KONFERANSLARI (2) 03.08.2010 Bir hafta sonra, Manisa Lisesi'nde okudum sıralarda oturan öğrencilerin karşısındaydım. Manisa'yı, Tarzanı, Kral Tantalos'u, Niobe'yi, Olimpiyatları başlatan ilk insan Niobe'nin Ağabeyi Manisalı Pelops'u anlattım. 1850 yıl önce Dünyanın ilk seyahatnamesini yazan Manisalı yazar, muhteşem Manisa Dağı Sipylus, Beyaz Kartallar, Kybele ve Yarık Kaya'nın üzerinde bulunan kutsal alan, öğrencilere çok ilginç geldi. Kanada'nın Ontario Kenti'nde 2005 yılında vefat eden Manisa Lisesi'nin felsefe ve İngilizce Öğretmeni Gönül Angıner adına verilen eğitim bursu, öğrencileri heyecanlandırdı. Manisa'yı bir saat içinde anlatmak, oldukça zordur. Manisa tarihinin yeniden yazılması ve anlatılması gerekiyor. Turizm pastasından Manisa olarak pay almayı düşünüyor, gençlerimize kültürel ve ekonomik boyutlarda yeni iş sahaları açmak istiyorsak, onların istediklerini de dinlemek zorundayız. Manisa Lisesinden mezun olan öğrenciler bu gün devletin ve özel sektörün önemli bölümlerinde görev yapıyor… Haziran ayının 3. Günü, Manisa Özel ODTÜ-Ülkem Koleji'nde, kolejin kurucu temsilcisi Eski Milli Eğitim Müdürlerinden İhsan Kızıltorak'ın davetlisiydim. Kızıltorak ile Manisa'ya geldiği ilk günlerde arkadaş olmuş, dostluğumuzu bu günlere taşımıştık. Eğitime hizmet etmek için sessiz sedasız Manisa'ya iki kolej kazandırdı. Okulun dershanelerini, eğitim salonlarını ve sosyal tesislerini beraber gezdik. Manisa'da böyle bir eğitim merkezinin olmasından gurur duydum. Kızıltoprak'ın heykeli, hiç olmasa kurduğu okulun bahçesine dikilmeli. İnsanlar yaşadıklarında da anılmalı… Çocuklar konuşmaları heyecanla dinledi. Hazırladığım Tarzan sunumu, görsel olarak beğeni topladı. Soruların çokluğu "Dünya'nın İlk Çevrecisi" Manisa Tarzanı hakkında oldu. Öğrenciler, bundan sonra Manisa'yı daha iyi tanıtmak için sosyal aktivitelerde bulunacaklarını söyledi. Arzuları, okulları adına Manisa kültürüne katkıda bulunacak yayınlar hazırlamak… İki ay içinde Manisalı öğrencilerle buluşmak ve onlara Manisa'yı anlatmak benim için bir kültürel vazifeydi. Ülkem Koleji'ndeki konuşmalarımdan sonra, gece Manisa Organize Sanayi'nde bulunan İndesit Beyaz Eşya fabrikasının, Anemon otelde tertiplediği etkinliğe davetliydim. Ressam Enis Temizel ile birlikte 200 makine mühendisinin karşısındaydık. Konu Tarzan, Batı Anadolu ve bilinmeyenlerin ötesi oldu… Enis, ihtisas konusu grafik ve çizgi romanı anlattı. Yeni teknolojilerden bahsettim. Konuşmalarımız iki saat sürdü. Teknik adamlara Manisa Kenti ile bütünleşmeleri gerektiğini anlattım. Manisa'daki Sosyal, kültürel ve sportif etkinliklere katılmalarının bir vazife olduğunu hatırlattım. Manisa tarihindeki isimlerin de fabrikalarında üretilen teknolojik ürünler için bir marka olabileceğini söyledik.Fabrikada çalışan mühendisler iş yerine İzmir'den gidip geliyor. İçlerinde beş Manisalı mühendis var. On saniyede bir buzdolabı üretiliyor, altmış ülkeye ihraç ediliyormuş. Konferans sonunda, mühendislerin yoğun ilgisi ile karşılaştık. Konferanslarım devam ederken İzmir'de bulunan Kanal 35 Televizyonu yeni binasının açılışında konuşmacı olarak beni ağırladı. Manisa ETV Televizyonun da iki programa katıldım. Manisa'nın bilinmeyen tarihini ve mevcut tarihsel dokuyu izleyicilere aktardım. ****** ****** ******
02.08.2010 Nisan-Mayıs ve Haziran aylarında Manisa ve çevresinde yoğun kültürel etkinliklere katıldım. Manisa'nın ve Batı Anadolu'nun bilinmeyen değerlerini, İlk Öğretim, lise ve yüksek okul öğrencilerine, Televizyon izleyicilerine ve Organize Sanayiinde çalışan makine mühendislerine anlattım… 7 Nisan 2010 günü Fatih Anadolu Lisesi Konferans salonunda, Saruhanbey İlk Öğretim Okulu öğrencileriyle buluştum. Yıllar önce, bu okulda görevli Haydar Baycın'nın yerine üç ay öğretmen vekilliği yapmıştım. Okul Müdürü Ziya Güler öğrencilere beni tanıttı… Öğrenciler, büyük bir heyecan ve dikkatle Manisa Tarzanı, Niobe, Manisa ve kentimizin bilinmeyen değerlerini büyük bir dikkatle dinledi. En çok Manisa Tarzanı ve çevre ile ilgili sorular geldi. Günümüzün çocukları bizden daha akıllı ve her şeyi daha çabuk öğreniyor. Teknolojinin iletişim kapıları onlara yeni bilgi pencereleri açıyor… Ümit ediyorum ki Saruhanbey İlk Öğretim Okulu Öğrencileri, okullarında Manisa Tarzanı ve daha yeşil bir dünya için, Tarzan Kulübü kuracak… Manisa'yı, gelecek kuşaklara onlar tanıtacak. Mayıs ayının ilk haftasında, Gördes Meslek Yüksek Okulunun organize ettiği Hıdrellez Etkinliklerinde konuşmacı olarak Mübin Sarıoğlu Konferansa salonunda yerimi almıştım. Karşımda Manisa Celal Bayar Üniversitesi öğretim görevlileri, öğrenciler Belediye Başkanları ve davetliler vardı…Gördes tarihini yazan yazarlar ve gazetecilerde oradaydı. Manisa'nın bilinmeyen değerleri, Tarzan, Dünyanın ilk seyahatnamesini yazan Manisalı Paunasias'ın söylediklerinden sonra, dinleyicilere Osmanlı Gezgini Evliya Çelebi'nin 1670 yılında Gördes ve Şahankaya'da gördüklerini anlatırken: "Dünyada böyle bir yer yok" söylevi ilgi çekiyordu… Öğrencilere "Manisa'dan İtalya'ya bisikletle" kitabımı imzaladım ve okul müdürlüğüne yüze yakın kitabı hediye ettim. Konferans sonunda Okul müdürlüğü tarafından bir şilt ve çiçek verildi. Gördes İlçesi'nde, Manisalı "Dağ Sürgünleri Romanı"nın yazarı Osman Özbaş ve Ressam Yakup Hayro beni yalnız bırakmadı. Hayro, ben konuşurken Gördes Belediye başkanının bir yağlı boya resmini yaptı ve kendisine hediye etti…
26.07.2010 Osmanlı tarihinin ilk şair padişahı Murâd-ı Sâni, Koca Murad olarak bilinir. II. Murat, aynı zamanda Fatih Sultan Mehmet'in babası, altıncı Osmanlı padişahıdır. Yörüklerin Kayı boyundan. Osmanlı Devleti'nin sikkelerine, Kayı Boyuna ait iki ok ve bir yaydan oluşan simgeyi koydurdu. Kayı Boyuna ait simge, çeşitli eşya ve silahlar üzerinde Kanuni Sultan Süleyman devrine kadar devam etti… II. Murad, 1404 yılında Amasya Sancağı'nda doğdu. Babası Çelebi Mehmed, Annesi Dulkadıroğlu Beyliği'nden Emine Hatun'dur. Çocukluk yılları Amasya'da geçti. Devrin en önemli hocalarından dersler aldı. 1410'da babasıyla Bursa'ya gelerek saray eğitimi gördü. 1415'de Lalası Yörgüç Paşa ile Amasya'da Rum ve Danışmendiye Eyaleti valisi olarak 1421 yılına kadar görev yaptı. İlmî sohbetleri sever, âlimleri himaye ederdi. Babası I. Mehmed'in ölümü üzerine 17 yaşında tahta çıktı. İmar işlerine önem verdi, çok eser bıraktığı için Ebü'l-Hayrât diye anıldı. Anadolu topraklarında üç yıl süren bir bunalım yaşandı. 2 Haziran 1422'de Konstantinopolis'i karadan kuşattı. II. Murat, 1424'de Bizans ile anlaştı. Bu antlaşmaya göre, Bizans İmparatoru her yıl 30.000 duka altın vermeyi, Ege ve Karadeniz kıyılarındaki toprakları Osmanlılara iade etmeyi kabul etti… Menteşe, Teke ve Germiyanoğulları Beylikleri Osmanlı topraklarına katıldı. 1425 yılında Anadolu'da birlik ve beraberliği sağlamak için çalışmalara başladı. Manisa İli, Kırkağaç İlçesi'nde, 1428'de II. Murad, Sarı Hoca Camii'ni inşa ettirdi. Halkı aşar vergisinden muaf tutunca civardaki Yörükler Kırkağaç'a yerleşti… Anadolu topraklarında barış sağlandıktan sonra, Padişah tüm gücünü Venediklilere yöneltti. 1430'da Selanik ve Yanya ele geçirildi. Sırbistan ve Eflak prenslerini kendisine bağladıktan sonra, 1438'de Macaristan seferine çıktı, Tuna Nehri'ni geçti. Karpat Dağları'nı aştı. Eflak topraklarına girdikten sonra Edirne'ye döndü… 1438'de ise Sırbistan'a yöneldi. 1440'da Belgrad'ı altı ay süreyle kuşattı. Başarı sağlanamadı. 1443 yılında Hunyadi Yanoş, Macar Kralı Ladislas ve Sırp Despotu Yorgo Brankoviç ile birlikte karşı taarruza geçti. Niş ve Sofya'yı ele geçirdiler. Osmanlı topraklarında ilerlemeye başladılar. II. Murad, Haçlı Ordusunu 25 Aralık 1443'de İzladi'de zorlukla durdurabildi… 12 Temmuz 1444 yılında taraflar arasında on yıl süreli Edirne-Segedin antlaşması imzalandı. Osmanlılar ve Macarlar Tuna'yı geçmemeyi taahhüt etti… Antlaşmadan sonra oğlu Mehmet'i Edirne'ye getirtti ve onu Başkent Edirne'ye kaymakam yaptıktan sonra Anadolu'ya geçti… Yenişehir antlaşması ile Akşehir ve Beyşehir'i Karamanlılara bıraktı. Bu antlaşmanın ardından, II. Murad, Osmanlı Tahtını oğlu Manisa Valisi Şehzade Mehmet Sultana devretti. Manisa Sarayına çekildi. Kendini ibadete verdi. Papalık, Macarlar ve Avrupa devletleri için bu bir fırsattı. Ağustos ayında Macar Kralı Ladislas Osmanlılarla yaptığı antlaşmayı geçersiz saydı. Rumeli'deki eski yerel hanedanlar Osmanlı'ya karşı yeni bir haçlı ordusu kurup saldırıya geçtiler. Macar Ordusunun Tuna Nehri'ni aşması üzerine, II. Sultan Mehmed babasına bir ferman yazıp durumu bildirdi. Murad Edirne'ye geri çağrıldı. Sultan Murat gelmek istemedi. II. Murad mutlaka askerin başına geçmeli ve savaşa katılmalıydı. II. Sultan Mehmet Manisa Sarayı'ndaki babasına ikinci bir ferman yazdı: "Eğer siz padişah iseniz, düşmanın hücumunu defetmek için geliniz. Ordunun başına geçiniz. Eğer ben padişah isem, size emrediyorum geleceksiniz." II. Murad, oğlunun davetini kabul edip Edirne'ye geldi. Ordunun başına geçti. Ladislas'ın komutanlığında kurulan, Macar, Alman, Çek, Slovak, Sloven, Hırvat, İtalya, Romen ve Litvanya askerlerinden kurulu Haçlı Ordusunu, 10 Kasım 1444 Salı günü yapılan Varna Meydan Savaşı'nda yendi. Kral savaş meydanında öldü… Savaşın ardından II. Murad, bir süre Edirne'de kaldı. Sultan II. Mehmed, "Cihan padişahı dururken, bize Manisa'da valilik yakışır" diyerek babasının tekrar tahta geçmesini istedi… Bu dönemde Edirne'de Çandarlı Halil Paşa ile Şahabeddin ve Zağonos paşalar arasında çekişme devam ediyordu. 1446 yılında bir yeniçeri isyanı durumu iyice zora soktu. Sadrazam Halil Paşa, Murad'ı Edirne'ye çağırdı ve tahta çıkardı. 1446 yılında Mora'ya sefere çıktı. Ekim ayında, Kosava Savaşı'ndan zaferle döndü. 1449'da Eflak seferindeydi, İskender Bey'e karşı ikinci seferini düzenledi. 1451 yılında dinlenmek için Edirne'ye çekildi. 3 Şubat 1951'de geçirdiği bir felç ölümüne neden oldu.Bursa'da Muradiye Camisi'ndeki türbesine gömüldü… Oğlu Sultan II. Mehmed'e mamur ve her türlü ilmi gelişmeye hazır bir ülke bıraktı. II. Murad'ın beş eşi, dokuz erkek, beş kız çocuğu vardı.
Sırtını dağlara dayamıştır. Çam ormanları denize kadar uzanır. Yeşilin ve mavinin kuçaklaştığı turkuaz denizi, azmağı, yürüyüş parkurları, tarihi dokusu, Sedir Adası, İnce Kum ve Akbük koyuyla doğa harikası, mitolojide Tanrıların buluştuğu, inanılmaz güzellikte cennet gibi bir yerdir. İnsanlar, Akyaka'yı görünce yaşamın ne kadar güzel olduğunu anlıyor ve burada kalmak için can atıyor. Yazı ayrı bir güzel, sonbaharı ayrı bir güzel. Sakin ve sessiz bir yer. Mutluluğu gözlerinizle görür, ruhunuzla hissedersiniz. Akyaka, Dünya'da yaşanacak yerlerin içinde, en güzel yerlerden birisi. Tanrı sevdiği tüm renkleri dağlardan Gökova Körfezi'ne doğru yerleştirmiş. Gökova ve Akyaka bölgesine yerleşen Yörükler, kültürleri, sosyal ve ekonomik yaşantıları doğayla uyum içinde oldu. Gökova'nın doğal güzelliklerini günümüze kadar korundu. Akyaka'yı görmeden, Gökova Körfezi'nden ayrılmayın. "Gökova" Ovası'nın sazlıklarında yüzlerce kuş çeşidi var. Flamingo ve pelikanlar da Akyaka'ya ayrı bir güzellik katar. Göçmen kuşlar da bu cennet diyarı görmeye geliyor. Akyaka, gururla geleceğe taşınmalıdır. Akyaka, 1941 yılında 30 haneli şirin bir köydü. Değişen koşullar içinde 1968'de muhtarlık kuruldu. Köyün nüfusu 2.098 (2000 yılı). Yaz aylarında bu sayı değişmektedir. Geleneksel mimarimizin betonla yok edildiği bir dönemde, Gökova'da yanan bir ışık doğayı aydınlattı. Betonlaşmaya ve çevre katliamına dur dedi. 1980 yılında Nail Çakırhan, Ulalı ustalardan Anadolu mimari geleneğine uyğun bir ev yapmalarını istedi. Betona yenik düşen ustalar, heyecanla işe sarıldı. Ula'nın yıkılmış evlerinden, işlemeli ahşap dolap kapakları toplandı. Oymalı, çiçek desenli yüzyıllık dolap kapakları, yenileriyle uyum içinde kullanıldı. Çakırhan'ın hünerli ellerinde şekillenen sevdikleri, bildikleri ve içinde yaşadıkları evi çok kısa bir sürede yaptılar. Yapılan evlerin açık sofasından Gökova'nın turkuaz denizi uzanıyordu. Sofaların sekizgen tavanlı, işlemeli göbeğiyle hazırlanan evler, Ulalı ustalar için gurur kaynağı oldu. Çam ormanları arasında huzurlu bir ortamda, sedirlerde oturan ve kitap okuyan insanlar gittikçe çoğaldı… Akyaka'da, Ulalı ustaların yaptığı evlere talep arttı, geleneksel mimarinin kaderi değişti. 1980 yılların sonunda Akyaka, "Turistik Belde" görünümü kazandı. ![]() Çakırhan'ın yaptığı ev 1983 yılında, "Ağahan Mimarlık Ödülü" nü kazandı. Akyaka Belediyesi, Çakırhan'ın ödül aldığı evin bulunduğu sokağa "Nail Çakıhan Sokağı" adını verdi. Nail Çakırhan, Muğla ve Ula Yöresi'nin geleneksel değerlerini gelecek kuşaklara aktarmak için ödül evinin bahçesinde " Çaklırhan Müzesi" ve "Akyaka Kültür ve Sanat Evi" ni kurdu. 1983 yılında bazı akademisyenler Nail Çakırhan'ın aldığı ödüle karşı çıktı. İstanbul Mimarlar Odası 1992 yılında Nail Çakırhan'a "Mimarlığa Katkı Ödülü" nü verdi…"Nail Çakırhan 1910 yılında, Gökova, Gökabad'da (Ula bucağı, Muğla İli) doğdu. İlkokulu Ula'da ortaokulu Muğla'da, liseyi Konya'da okudu. 12 yaşında şiir yazmağa başladı. 13 yaşında ilk el yazması gazetesini, 18'inde Konya'da ilk basılı mecmuayı çıkardı. 19'unda İstanbul'da Tıp Fakültesine yazıldı; fakülteyi bıraktı gazeteciliğe atıldı. ![]() 24'ünde Sovyetler Birliği'ne gitti, ekonomi politik okudu. 27 Nisan 1937 'de Odesa üzerinden Türkiye'ye döndü. Bir ay sonra askere alındı. Manisa Piyade Tümeni'nde muhasebe işlerine bakmakla görevlendirildi. 1938 yılında Olimpiyatlara katılan ilk Türk bayan sporcu Halet Çambel ile evlendi…. Daha sonra gazetecilik, kitapçılık, muhasebe gibi türlü işlerle uğraştı. 1951'de Karatepe-Aslantaş'ta kazı yapan ve restorasyonla görevlendirilen eşine yardım etmek için Karatepe, Aslantaş'a gitti. Burada yapı işlerini üstlendi, kazı yerindeki koruyucu saçakları kazı evi, orman binaları, ilkokul, lojman ve atölye inşaatlarını yönetti. Bu uğraş yoğun bir yapıcılığa yol açtı." (1) Nail Çakırhan'ın önderlik ettiği bir mimari çizği Akyaka'da kabul gördü. İkişer katlı, bahçeli, Muğla bacalarıyla süslü, kırmızı kiremitli, beyaz badanalı evler Akyaka'da çoğalmaya başladı. Bir çok tanınmış gazeteci, yazar ve sanatçı Akyaka'da yaşamaya başladı. Akyaka Gökova'nın 1986 yılında imar planı yapıldı. 1989'da "Özel ÇevreKoruma Alanı" ilan edildi. Akyaka Muhtarlığı, 1992'de Bakanlar Kurulu Kararıyla Belde teşkilatına kavuştu. Akyaka Belediyesi kuruldu. Nail Çakırhan 11 Ekim 2008'dew Muğla'da hayatını kaybetti…Gökova'da, antik çağlardan beri yerlleşim olduğu, arkeolojik bulgulardan bölgede Karyalıların yaşadığı anlaşılmıştır…Akyaka Beldesi'nde İdima isimli bir kenti kurulmuş. Adı Karia dilinden gelmektedir. Kentin mezarlığı ve akropolü Kozlukkuyu sırtlarındadır. Kalede taş duvarlar, odalar ve sarnıç kalıntıları vardır. Yöre, İÖ. 546'da Harpagos komutasındaki Persler tarafından işgal edildi. İÖ. 484-405 yılları arasında Pers yönetimine son verildi. Atina öncülüğünde "Delos Deniz Birliği" tarafından yönetildi, kent adına para basıldı…"Delos Deniz Birliği" 405 yılında son buldu. Spartalı Amiral Lysandros tarafından Cedrea Kenti yerle bir edildi. Büyük İskender, İÖ. 334'de ordularıyla bu bölgeden geçti. Yöre, İÖ. 334 yılından İÖ. 189 yılına kadar karışık bir dönem geçirdi. İdima, İÖ. 3. yüzyılda Rodos yönetimine girdi. İÖ. 2. yüzyıla tarihlenen bir yazıtta Tanrıça Leto ve Afrodit'den söz edilmektedir. İdia, I. Yüz yıl sonunda Roma kenti oldu. Üçüncü yüz yıl sonlarında yaşanan depremler ve salgın hastalıklar yüzünden bölge karanlığa gömüldü, İdima Kenti terk edildi ve yok oldu… İdima, ilk altın çağını 5. yüzyıl da Karia Yöneticisi Paktyes zamanında yaşadı. Bölge, 13. yüzyıl sonlarında Türk yönetimine girdi. Karia, Menteşe Bölgesi oldu. 1420'de Osmanlı İmparatorluğu'na katıldı. Muğla, il merkezi, Ula ilçe oldu. Evliya Çelebi, 1670 yılında Muğla ve çevresini ziyaret ederken Gölova'ya da uğradı. "Çova'da (Gökabad) iskelesi olduğunu, yıkıntı halinde Cova Kalesi'nin bulunduğunu" bildiriyor...Gökova bataklıklarının kurutulması 1940-950 yıllarına rastlar. 1970 yılında Muğla Marmaris yolunun açılmasıyla bölgeye turizm girdi. Kale 1937'de Fransız araştırmacı Lous Robert tarafından ortaya çıkarıldı. Akyaka merkezinde yol çalışmalarında kaya mezarları bulundu. İnişdibi mevkiinde 18. yüzyıla tarihlenen bir sarnıç ve orta çağa ait bir kale bulunmaktadır. ![]() Akyaka'da turizmin alt yapısı hazırdır. Yaz sezonunda yer bulmak zordur. Akyaka'nın etrafındaki birbirinden güzel koylara teknelerle gidilmektedir. Akyaka'nın kuzeyindeki Sakartepe'den, yamaç paraşütçüleri kelebekler gibi Gökova Körfezi'ne süzülmektedir. Kaynakça: (1) www.akyaka.org ***** ***** ***** 12.07.2010 Saklıkent bir doğa harikası. Fethiye'de bulunan Akdağlar'ın, binlerrce yıl önce çökmesiyle oluşan bir kanyon. Dağlarda, karların erimesiyle kanyonun içindeki sular hırçınlaşır. Akıntı çok hızlı ve şiddetlidir, etkileyiyici bir görüntüye sahiptir. Türkiye'nin en uzun ve en derin kanyonudur. Kanyonun içindeki kaya yüksekliği 90 metreyi geçmektedir. Uzunluğu 17 kilometre, kayaların içinde bulunan minerallerin erimesiyle renkli kayalar oluşmuştur. Bey Dağları'ndan gelen kaynak suları da vadinin içinde, eşine az rastlanan hoş görüntüler oluşturur. Doğayı ve dağları seviyorum. Dağların zirvelerinde, Anadolu'nun birbirinden harika, cennet köşelerini keşfetmek benim yaşam tarzım. Hayallerimi süsleyen Saklıken'te, Kaş-Kalkan üzerinden ikinci kez ulaştım. Akdeniz'in turkuvaz mavisi denizinde, teknelerin yol aldığı Adriane antik kentini çamların arasından gördüm… Bu doğa harikası cennet diyara, değişik yerlerden ulaşılır. Fethiye-Antalya kara yolu üzerinde, Kemer kavşağından 32 km uzaklıktadır. Saklıkent, Akdağ eteklerinde kayaların içinde yer alır. Tlos antik kentine çok yakındır. Saklıkent Kanyonuna, nehir üzerinde yapılmış ahşap bir köprüden girilir. Vadinin sol tarafındaki kayalıklara tutturulmuş sağlam tahta iskeleler, saklı kentin yürüyüş parkurudur. 100 metre sonra, suların doğduğu yere ulaşılır. Burada ağaçların ve kayaların içinden fışkıran sular vardır. Müthiş bir çağıltıyla gün yüzüne çıkan köpük köpük sular, koşarcasına aşağıya doğru akar. Bu bölgede oturma ve dinleme yerleri hazırlanmiş. Kanyonun derinliklerine doğru uzanmak, gittikçe daralan vadiyi keşfetmek için suların içine girmeniz gerekir.Saklıkent'in içinde karşıya geçmek, akıntıya karşı ilerlemek, çakıl taşlarının üzerinde yürümek oldukça zor. Vadinin 6 kilometre uzağına kadar, yorulmadan keyifli bir yürüyüş yapmak mümkün.Kayaların ve üzerindeki taşların değişik şekillerinde gizem vardır. Derinliklerde bulunan şelaleler ve kayalar yürüyüşü zorlaştırıyor. Yabancılar ve çocuklar için çamur banyosu yapmak bir ayrıcalıktır. Kanyonun içinden, yaz-kış delicesine akıp giden sular Karaçay adı verilen bir Nehri doğurur. Bu nehir Esen Çay ile birleşerek, Kumluova Çayağzı kumsalından denize dökülür. Fethiye ile Kaş ilçe sınırlarını belirler. Saklıkent Kanyonu, 1980 yılında bir çoban tarafından keşfedildi. Çevre ve Orman Bakanlığı Saklıkenti Milli Park ilan etti. Özel firmaların da desteği ile, Saklıkent bugünkü halini aldı. Saklıkent, dünyada eşine az rastlanan gizemli bir doğa harikasıdır. Saklıkent'te bir otel ve alabalık üretim çiftlikleri bulunmaktadır. Çeşitli aktitivitelerin yapıldığı yerdir. Saklıkent'te turistik eşya satan iş yerleri, turistleri ağırlayan ve çeşitli etkinliklerde bulunan mekanlar da var. Kırsal turizm, bu bölgede yaşayan insanlar için büyük bir fırsat…Zaman yolcuğuna çıkmak için, Tlos antik kenti buraya çok yakın. Likya, Helen, Roma ve Osmanlı dönemlerine ait tarihi kalıntıları yerinde görmek için Tlos Tepelerini dolaştım. Her mimari objeyi fotoğraf karelerine aldım. Ak dağlarda uçan Beyaz Kartal'ın rölyefi, tiyatro binasının içinde kaderine terk edilmiştir. Tlos kaya mezarlarını dolaşmak ve onları yerinde görmek için oldukça uzun ve zor bir yolu tırmandım. Sur duvarlarının içindeki kale, gizemini korumaktadır. İÖ. 2.000 yıllarına ait yaşamın izlerini burada görmek mümkündür…Kanatlıat Pegasus efsanesi, Tlos antik kentinde doğmuş. Efsaneye göre bir canavar Tlos halkına korkulu rüyalar yaşatmış. Tlos'lu Anadolu insanı, halk kahramanı Belerefontes, canavar Khimira'yı öldürüp, Tlos halkını kurtarmıştır.
|
HAYDAR AKSAKAL







